kontra üretmek, belgesel veya haber yapmak, gazeteci olmak gibi meslek seçimlerinde genellikle insan birilerinin sesi olmaya karar vermiş gibidir, sesi çıkmayanın sesi olmak, görünemeyeni göstermek. bir insani ahlaki temel varmış gibi görünür bu seçimlerde ve sıklıkla da vardır.
bu amaçla, bir belgesel ya da bir kontra yaparken birilerinin yerine birilerinin adına, birileri için anlamlı bir şeyler söylemeye niyet ettiğimizde bu birilerini ya da kişiyi daima iki ana gruptan birine dahil etme eğilimindeyiz ve bunun da başka bir çaresi yok galiba: iktidar ya da muhalefet, merkez ya da periferi, ben ya da öteki, ezen ya da ezilen, çoğunluk ya da azınlık gibi.
muhalefet ya da periferi denince, yani öteki ezilen, azınlık deyince akla gelen örnekler ; homoseksüel, lezbiyen, zenci, kürt…
ancak belgesellerde veya araştırmalarda genellikle bir kaç önemli unsur dikkate alınmıyor diye düşünüyorum. belki de bireyin aynı anda ezen ve ezilen olabileceği ve bu çok katmanlı yapıya girmekten korkulması konuyu işlenebilir ama eksik hale getiriyor.
doğaldır ki öteki olarak ele alınan örneğin zenci ve lezbiyen kavramlarının yapısı ve içeriği göründüğünden çok daha karmaşık. ancak bu karmaşa genelde göz önünde bulundurulmuyor, ya da gözden kaçıyor. buradan bu yanlış veya kolaycı noktadan yola çıkarak kurulan formüllerin bir haylisi de çözüm üretmiyor. en azından üzerine konuşulan ve özneymiş gibi gösterilerek tamamen nesne muamelesine tabi tutulan ötekine hiç bir çözüm üretmediğiniz biliyoruz.
bilmiyorsak da en kısa zamanda öğreniyoruz. her zencinin zenci olmadığını. ya da günümüzde rengin zenciliği pek belirlemediğini.
michael jordan ne kadar zencidir. ve ortalama bir türk dünyada ne kadar beyaz…
tek tek ele alındığı zaman “ben ve öteki” bağlamındaki “öteki” ya da “outsider” ya da “marjinal” ya da “azınlık” olarak durumunu ve konumunu değiştirmek amacıyla sürekli bir mücadele halinde olandır. bunu kimse tartışmıyor; çünkü o ezilmektedir, baskı altındadır, kendini gerçekleştirememektedir. onu tanımlayan kelimelerin kendisine bakıldığında bile görülebilir bu durum.
ancak ötekini benden yani merkezdekinden yani ezenden ayırmak olağanüstü zordur.
bu zor süreçte bazıları sürekli olarak ötekinin temsil imkanlarını kullanarak ve yerini alarak ötekinin temsilciliğini yapacak ve bunu yaparken de özde yalnızca ve yalnızca kendini gerçekleştirecektir.
işte bu paradoks bu trajikomik durum kontra yönetmenini, belgeselciyi, yazarı, hocayı ve insanı çok yakından ilgilendirmesi gereken bir durumdur. birileri sürekli öteki olmaya talip ya da ötekini temsil etmeye… birileri sürekli aynı kişilerden, aynı guruplardan oluşan birileri ötekine dair sorunları, dataları, çözümleri saptıyor ve öteki adına iyileri kötüleri belirliyor…
ama gerçek öteki panellere, televizyon ya da radyo programlarına, kitaplara giremiyor. (bir sayı, bir istatistik değer, söyledikleri gerektiği şekilde “uygunlaştırılmış-kesilmiş-kurgulanmış” olarak ve bir nesne, bir nevi garnitür olarak giriyor ama özne olarak giremiyor)
öteki ama gerçek öteki bütün ötekilikten kaynaklı sorunları yaşayan ve çözümü de bilen öteki birey olarak göz önüne ancak olağanüstü veya olağandışı bir durumun tam ortasındayken; perişan, darmadağın, irrasyonel belki de “asla tercüme edilemeyecek davranış ve sözlerle” o anki durumuyla, onun gerçekliğine dair hiç bir saptama yapılamayacak bir anda ya da anlarda çıkıyor. kosova ya da ruanda’da ölürken, öldürülürken, taksim’de polisten kaçarken filan… İşte kitle iletişim araçlarında ötekinin temsiline yalnızca bu tür istisnai ve kendisini ifade etmesinin imkanı olmayan durumlarda müsade ediliyor… özne gibi gösterilip nesne olarak bir görünüyor bir kayboluyor…ölürken bir şeyler söyleyebildi bir zenci, ölürken ne derse insan, polisin saçına yapıştığı travesti bir şeyler haykırıyordu mikrofona anlaşılmadı bile ama “sisi” gibi “öteki”nin temsilciliğine soyunan ve görünüşte öteki olan ve gerçek ötekiliğinde sıyrıldıkça ötekinin temsilcisi olarak daha güçlü bir kabul gören, (aslında bu cümle her hangi bir şekilde bitirilemiyor ve kuyruğuna ulaşıp tam bir daire oluyor) kabul gördükçe ötekilikten sıyrılan, sıyrıldıkça kabul gören, kabul gördükçe uygunlaşan, uygunlaştıkça gerçekten uzaklaşanlar iktidarlarını güçlendirip kalıcı hale getiriyorlar. ötekinin sözcüsü değil artık ötekine dair sözün söyleneceği çok sınırlı alanların sansürcüsüdür onlar.
sorun , “sisi” örneğinin genel yapıda çok yaygın olarak aynen görülmesinde. ötekinin temsilcilerinin önemli bir kısmı aslında öteki olmaktan uzaklaşıyor ve yalnızca düşünsel ve davranış olarak değil yeni yaşamın kurgulanmasında ve örgütlenmesinde, gündelik hayatın tekrar eden yapısında da “öteki”likten sıyrılıp gidiyor.
bu temsili gerçekleştirenlerin ötekinden artık haberleri bile yok ve o zaman artık bir de bakıyorlar ki ötekine dair temsilci olabilecekleri yerler ve ortamlar alabildiğine çoğalıyor; panellerde onları görüyoruz, televizyon programları da öyle; sunum ortamları hızla çoğalıyor. ve bu “öteki” söylemiyle, ötekini özne gibi gösterip nesneleştirme numarasını bir tür şapkadan tavşan çıkarma olarak kullanarak hayatlarını kazanmaya başlıyorlar. “öteki” onların varlık ve geçim kaynağı oluyor…
yaşamın karşısında tüm gerçekliğiyle duran ötekini dinlerken ya da ezileni dinlerken ya da hakikaten okumamışlığıyla, hakikatenuyuşturucu kullanışıyla, hakikaten polis tarafından kırılan koluyla ve bozuk siciliyle zenci olan ten rengi sarı, beyaz ya da siyah zenciyle karşılaştığınızda gerçekten ötekine dair bir anlam taşıyan şeyler görüyor, duyuyor ve anlam taşıyan şeylere dokunuyorsunuz. ama bu sıklıkla ana akım medyayda olmuyor.
bu noktada görmezden gelebilir, kullanabilir veya anlama gayretine girebilirsiniz…
temsilciliğe soyunmuş olma ama onu aslında kötüye kullandığı halde kendini bu temsil ettiği şeyin bir parçası olduğu yanılsamasına kaptırmak durumu sık görülen sorunlu bir durum.
medyadaki sunum ortamlarının ortak özelliğinden kaynaklanan mecburen, ne olursa olsun bir şeyler söyleme, bir yerlere varma ve program süresini dikkatli kullanma zorunluluğundan dolayı “kategorize etmek” “homojenleştirmek” zorunda olduğu ötekine en büyük kötülüğü böylece yapmak zorunda kalmakta ve aslında yolun başındaki felsefesine tam anlamıyla ihanet etmekte bu sağlıklı temsilciliğini yitirmiş ve meşhur olmuş temsilciler. bu süreçte farklılıkların anlamı, özgünlük, biriciklik, de anlamını yitirmektedir çünkü genellikle televizyon programlarının süreleri yetmemektedir
(...süreniz doldu, bir dakika uzatıyorum. koy “ötekini” çekmeceye. çiz artık haberin bile olmayan ötekinin resmini ve sanki zorunlusun ya ötekini “aynılaştırmaya” bu aynılaştırdığın gulyabaniye çözümler ve reçeteler bulmaya mecbursun ya, mecbursun ötekinin hepsine birden iyi gelmeye. o filtreler sesini çıkarabileceğin bir noktaya ulaşmana seni ötekiden bene periferidekinden merkezdekine, muhaliften iktidardakine dönüştürmeden müsade etmiyor. ama artık geri dönülmez. yolun başındaki zenciliğinden, homoseksüelliğinden, tamamen sıyrılmış en belirgin öteki yönünü tamamen törpülemiş, polis balosunda ve şehit cenazesinde şarkı söyleyen homoseksüel askere alınmamış popçu misali ama daha elit filan…)
kontra üretirken, bir belgeselci ya da medya çalışanı, eğitimcisi ve insan olarak öteki adına, ötekinin yerine, ötekine ait, öteki için bir şeyler söylemeye hazırlanırken bu konuları bilmek ve unutmamak önemlidir.
11 Şubat 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder