temel olarak insanın en önemli işi, hepimizin en birinci uğraşı alanımız yaşamaktır. yaşamı sürdürmek, bunu hayatta kalabilme mücadelesi (survive) anlamında söylemiyorum, bunun ötesinde bir yaşamda var olma hali için; aslında hatırlanmak için yaşarız.
unutulmak ölümdür. ölmek önemlidir, hele ölen bizsek. bizim ölümümüz; her şeyin içinde en önemlisi budur; ölmemek. unuttuğumuz şeyler de bizim için ölmüşler demektir. hatırladıklarımız da yaşıyordur.
bizim dışımızdaki yaşamı bizim adımıza belirleyen tek şey hatırlamak fiiliyle açıklanabilir. bir öykü, bir birey, bir akraba bizim için hatırladığımız kadar yaşamdadır, yaşamaktadır.
sonuçta televizyoncular da birer insandır.
televizyoncular da birer insandır, reklamcılar da; aralarındaki çok temel fark reklamcıların total olarak (dünyadaki tüm reklamcıarla tüm televizyoncuların ortalaması kastediliyor burada) televizyonculardan daha zeki, biraz daha cesur ve yetenekten anlayan ve yetenekli insanlar olmasıdır. bunun böyle olduğu konusunda çok ısrarlılar ve bunu reddederek yazının ekseninin kaydırmak isteimyorum. kabul ediyorum. reklamcılar televizyonculardan ve herkeseden daha zeki ve önemlidir; ekologlardan, fırıncılardan ve futbolculardan... (reklamcılar için yetenekli demiyorum; yetenekli de olabilirler ancak bu bir gereklilik değildir; reklamcılar yeteneği fiyatını ödeyerek kolayca satın alabilirler)
reklamcıların çok az emekle çok fazla kazanç sağlamanın formülleri konusundaki bilgileri onlarla arkadaki guruplar (en önde olduklarından ötürü bütün guruplar arkalarındadır) arasındaki çok ciddi entellektüel farkın katlanarak açılmasına sebep olmaktadır.
bu nedenle daha az zaman ve emekle daha çok etki ve kazanç sağlamadaki maharetleri artmakta ya da bu yönde yarattıkları yanılsama tartışma kaldırmayacak bir kutsallıkla örülmektedir. bu bir blöfse de bunu elinde çok daha iyi kartlar olanlar da yutmakta bu blöf gerçekten daha gerçek olmaktadır. bu blöfü kimse görememektedir.
hepimiz gibi televizyoncular ve reklamcıların da temel ilgi alanı yaşamaktır.
yani hatırlanmaya çalışmak; tıpkı babalar, fahişeler, fırıncılar, aylaklar ve doktorlar gibi... ancak mitolojideki ya da bilim kurgu bazı kahramanlar gibi onlar öldürerek yaşarlar; istediklerinden veya cani olduklarından değil ama yaşamalarının tek çaresi bu olduğu için bir şeylerin sürekli içini boşaltırlar; marksizmin, demokrasinin, edebiyatın, dilin, geleneğin, felsefenin, şiirin...
onlar etraflarını belki de hiç istemeden çölleştiririrler...
meslek guruplarının bazıları yaşamın bütün sırrının “onun sürdürülmesi; hayatta kalmak veya en öz söyleyişle hatırlanmak olduğunun, bütün sırrın burada ve bu cümleyle özetli olduğunun bilincinde değildir veya az bilincinde ya da dolaylı olarak bilincindedir; ancak reklamcı her sabah bunu gerçekleştirmek üzere yatağından kalkar ve amacını bilir; bir şey yapayım da hatırlansın.
reklamcının işi dolaysız olarak budur. doktor yaptığı olağanüstü ameliyatı hastanın hayatını kurtarmak amacıyla yaptığını zanneder, aslında böylelikle kendini ölümsüz kılmaktadır, ya da hatırlanarak ölümünü geciktirmekte ya da kendini kurtarmaktadır.
reklamcı; sıklıkla elitin, üst gelir gurubunun bir parçası olarak sağladığı avantajlarına zekasını, işten arttırdığı zamanı kullanarak edinmekte olduğu bilgi birikimini de katarak temel hatırlanma teknikleriyle ilgili çok ciddi dağarcığını çok pahalı gereçleri, süreçleri ve işgücünü kullanarak geliştirir. elinde çok seçkin bir laboratuar vardır. gelişmeye bu kadar açık ve “deney yapmanın” bu kadar doğal ve işin bir parçası ve gereği olduğu bir alan daha yoktur belki de. işte tüm bu nedenlerle reklamcı çok ince bir zeka ile çok ciddi bir teknolojinin birleşiminden bir şeyler çıkarır ve bunu sunmak için de her türlü imkanı vardır. yaptığı kötü olsa bile “kötü reklam yoktur” diye de bir sırrının suali olmayan bir söz uydurmuştur ve tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de tartışmaya kapalıdır. tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de kutsanmıştır. ekmeğin, ayakkabının, doktora tezinin ve tuzlu kabak çekirdeğinin kötüsü, iyisi, çok iyisi olur ama reklamın olmaz.
reklamın iyisi de iyidir, reklamın kötüsü de iyidir.
reklamın hepsi iyidir.
o nedenle hatırlanma ilminin aydınlattığı, görsel ve var kıldığı alanın en dibinde olan bu gurup dokunulmaz bir konum almış ve tek bir resimden veya otuz saniyelik bir filmden ya da iki cümleden oluşan ve asla tartışılmasına müsade etmedikleri kutsanmış minicik işleriyle diğer insanların üç senede kazandıkları paraları kazanıp kalan zamanı kitap okumaya, dünyanın kalan yerlerini, farklı bir perspektiften görmeyi sağlayan (scuba, helikopter, bungee jumping, hindistan, nepal veya afrikada av gibi) deneyimlerini arttırmaya harcarlar.
iyi olmak ya da iyilik felsefede hep tartışılır zor bir konu olmuştur.
bu böyledir ama sonuçta iyi bir tiyatro oyunu iyidir ve kötüsü de kötüdür; kötüyü seyrederken yaşadığımız sıkıntı, gırtlağımızdan fışkırmak üzere olan “yangın var” diye bağırma arzumuz bunu hiç bir tereddüte yer bırakmayacak şekilde bize hissettirir.
televizyoncuların, radyocuların reklamcılara has olanakları yoktur ve fakat onlardan daha uzun ve daha periyodik şeyler yaparak yaşamda kalmayı sağlamalarını, yani yaptıkları işlerin hatırlanmasını sağlamalarını talep ederiz.
bu bir zulümdür.
bu nedenle de onların kötülüğe yakın durmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. onlar da ölmemek istemektedirler hepimiz gibi, yani onlar da hatırlanmak istemektedirler. ancak onlar görsel alanın paryaları olarak saatlerce sürecek ve her hafta tekrarlanacak şaka, haber, magazin ya da spor programları yapmak zorundadırlar. kimisi bunu yirmi otuz yıl yapmak zorundadır. onların olanakları ve bütçeleri sınırlıdır ve aslında bütün bunları yaparken de “sistemi eleştirecek” hiç bir şey söylemeden yapmak gibi ek bir mecburiyetleri de vardır. buna karşın onlar da hatırlanmak isterler, onların patronları da onlardan “akılda kalacak” etkili programlar yapmalarını isterler ve bunu ne kadar sağladıklarını da ölçerler ya da ölçtürürler. dizilerdeki şiddet yoğunluğunun sebebi de biraz budur, izlemeye dayanamadığımız haber, eğlence, magazin, kadın programlarının bu kadar kötü olmasının tüm sebebi de budur. bir reklamın onda ya da yüzde biri bir bütçeyle bir reklamdan altmış ya da yüz kere beşyüz kere uzun işler ortaya çıkarma mecburiyetidir bütün bu tahammül edilmez programların sebebi. bütün kötülüklerin sebebi budur; çünkü kötü bir iş yapmak iyi bir ürün çıkartmaya göre birazcık daha kolaydır.
çok da fazla değil, biraz.
şiddet insanın doğasında var olan bir şey falan değildir.
bunu söylemek affedilmez bir saçmalıktır. bu insanın uygar insan olma yolunda geçirdiği uzun süreci yok sayan bir saçmalıktır.
insan şiddete maruz kaldığında veya haksızlığa uğradığında şiddete yönelir. durup dururken sağlıklı bir insanda şiddetle ilgili her an sebepsiz yere harekete geçebilecek bir potansiyel olduğu düşüncesi çok anlamlı değildir.
hatıralarınızı araştırın ve birilerinde hatıra olarak bıraktığınız izleri araştırın.
bunu çok kolay yaptığınızı göreceksiniz çünkü hatıralarınızı kolaylıkla hatırlayacaksınız.
kalan kısım ölmüştür zaten. ben bunu yaptığım zaman çoğunlukla bana uygulanan ya da uygulanmaya çalışılan bir şiddetle (fiziki ya da mental) ilgili anılarım var. bunların en önemlilerinden bir hayli hatırlıyorum. bunlardan daha az olmak kaydıyla aşık oluşlarımı, çok yüksek sanat eserleriyle ve sanatçılarla karşılaşmalarımı ve ciddi cesaret ve haysiyetli duruş şehadetlerimi hatırlıyorum. yani cesur ve onurlu insanların varlığını ve onların direndikleri anları hatırlıyorum.
aslında belki de insanların tümü masum; bu hesabın doğru olması benim de çok işime gelir; çok da kolay bir şey değil ilhan berk ya da kurt vonnegut gibi bir hatıra bırakmak öyleyse vur odunu adamın kafasına ve seni ölene kadar unutamasın eğer vurduğun odunun şiddetinden hemen ölmezse. televizyoncular da birim zamanda kendilerine sunulan çok kısıtlı imkanlarla, işgücüyle ve yaratıcılığa müsade etmeyecek bir süre kısıtlamasıyla ve saat tik takı gibi sanatsal üretimin zehiri sayılabilecek bir periyodik yetiştirme mecburiyetiyle anlamlı ve iyi bir şey yapılamayacağının çaresizliğiyle belki de bu kadar iç acıtacak şeyler yapıyorlar.
belki de hepimiz masumuz; bütün yapmak istediğimiz şey hatırlanmak yani hayatta kalmak. unutulduğumuzda öldüğümüzü biliyoruz ve bütün yaptığımız iş unutulmamaya çalışmak; bildiğimiz her yöntemle bunu yapıyoruz. yapmaya çalışıyoruz.
11 Şubat 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder