topluca “sosyal sorumluluk” diye adlandırılan kavramın içinde ele alınan konularla ilgili kısa filmler yapmaya başladığımız 1993 yılında çok sınırlı bir gurup bu işle uğraşıyordu bu filmlere veya sabit görsellere (afiş, bilboard, broşür vs) sosyal reklam deniyordu biz de bu tanımı kullandık uzun süre ve o vakitler bu tanım bile tam olarak önemsenmiyor, bilinmiyordu veya zor anlaşılıyordu. o vakitler örneğin bugün sosyal alanın öncülerinden bir çok isim daha henüz sosyal olmayan ticari alan için çalışıyordu. bir kısmı emekli oldu ve kirlettiklerini temizlemeye çalışıyor. bu da önemli.
şimdilerde yerine “kontra” tanımını kullandığım ve geçmişte hep istemeye istemeye kullanmış olduğum artık çok popüler olan ve herkesin telaffuz etmekten pek hoşnut olduğu bu sosyal ile başlayan ve sorumluluk ile biten tamlama çok samimiyetsiz ve çok sıkıcı olmasının dışında bir önemli problem daha barındırır ki o da yanlış anlaşılmaya çok davet edici olmasıdır. bazen bir üçüncü kelime de eklenebiliyor bu tamlamaya: proje, sosyal sorumluluk projesi. işte o zaman içi iyice boşalıyor endişesi duyuyorum.
sosyal geri kalmış ve sıkıcı bir kelimedir. hiç bir izaha gerek olmaksızın antipatiktir. sorumluluk da temel olarak sıradan bireyler olarak (ben örneğin) neredeyse nefret ettiğimiz bir şeydir, kavramdır. benliklerinde insanlığın yolunu aydınlatan o cevherden bulunduran büyük, büyük insanlar dışında biz sıradan fanilerin hemen hiç biri sorumluluk istmez. genellikle sorumluluktan kaçarız(ım). hem sevimsiz ve samimiyetsiz sosyal kelimesi hem de antipatik sorumluluk kelimesi birleştiğinde sonuç sosyal sorumluluk oluyor. hiç şüphesiz korkunç antipatik bir tamlama bu.
bu tamlamayı bu yazıda gerçek sevimsizliğini çağrıştıracak ve bizi de daha az yoracak bir kısaltmayla kullanalım: ss
ss’un yol açtığı bir çok yanılsamadan en önemli biri de bu kavramın üretim sürecinin şirketler ve devletle çok sıkı ideolojik ve finansal bağları olması nedeniyle dünyanın içinde bulunduğu ekolojik ve etik sefaletin gerçek sorumluları olan şirketlerin ve devletin bu işle uğraştıklarında kendilerini çok özel bir şey yapıyormuş gibi görmeleri, göstermeleridir. halbuki yapmaları gerekenin çok azını yapmakta ve bu eylemler bütünü sırasında da harcadıkları paranın çoğunu yaptıklarını abartarak duyurmak için harcamaktalar. sonuçta sosyal reklam diye adlandırılan şeyi de süreçte reklama çevirmekteler. dünyanın bu halinin gerçek sorumlusu sokaktaki vatandaş değil devlet ve çok uluslu ya da uluslal büyük şirketler olduğuna göre ekolojik ve sosyal sorunları duyurma, bu konulara dikkati çekme ve sorunu ortadan kaldırma görevi zaten çok doğal olarak devletin ve şirketlerin birinci görevidir. ancak bunu (son derece yanlış bir anlayışa) yaparken de biz sokaktaki adama (bu tanımlamayı çok severler ve bu tanım medyada çok sık kullanılır) özel ve iltimaslı bir şey yapar gibi yapıyorlar.
ss tamlamasının ya da adının yol açtığı bir diğer yanılsama çok zevkli ve içinde çalışmanın çok anlamlı olduğu bir alanı neredeyse en iyi bakışla bir ev ödevi sıkıcılığında bir mecra gibi tarif etmesinde. suyun ya da toprağın daha akılcı kullanılmasını öğütleyen veya şizofren hastalarının toplumdan dışlanmaması gerektiğini anlatan bir kampanya ya da filmi hazırlarken çok doğal olarak yüksek bir doyuma ulaşır ve zevkli, anlamlı bir iş yapanların sevincini duyarsınız. insan olduğunuzu hissedersiniz. böyle bir faaliyet sürecini ss diye adlandırmak bu büyüklerin ve esas işi onların paralı tüketim reklamlarını yapmak olan reklam firmalarının süreci ne kadar kalpten hissettiklerine dair çok ciddi ipuçları verir.
yaklaşık iki yıldır ss yerine kontra kelimesini tercih ediyorum. bu ss’un ülkemizde moda olmasından ve alandaki reklamcıların çoğunun birer ss uzmanına dönüşmesinden biraz daha kısa bir süre. ikibin yılından sonra türkiye’de ciddi bir ss patlaması yaşandı.
aniden yeni yüzyılla birlikte ekolojik ve toplumsal sorunlarımızla ilgili bir şey yapmak zorunda olduğunu hissetti devlet, firmalar ve çok tabii ki reklam sektörü.
çok doğaldır ki bu sorunların büyümeye başlamasının ve ilginin başlangıç tarihini 12 eylülden gerilere, 1972 lere 60lara veya cumhuriyetin kuruluşuna, 1071 malazgirt zaferine ya da isa’nın doğuşuna çekmek de olasıdır ama bütün bunlar olurken ve istanbul yani yaşadığımız bu kent hemen her istediğini anadolu’ya dayatırken bunu hiç bir şekilde daha rasyonel, daha bilimsel, daha çağdaş, daha akılcı yapmıyor. sosyal reklamlar da genel olarak istanbul’da üretiliyor.
son çeyrek yüzyılda değişim hızlandı, küresel ısınma, kaynakların yetersizleşmesi ve adaletsiz paylaşımın getirdiği sorunlar, belki de kirlenme de hızlandı: ekolojik ve toplumsal kirlenme. batıdaki kirlenmenin sonuçları da ciddiden vahime çoktan ulaşmıştı. hem batıdan gelen sebep ve zorlamalarla hem de sınırlarımız içindeki kirlenmenin taşınabilir ve sessiz kalınabilir boyutları aşmasıyla ss süreci zorunlu oldu ve bir çok stk kuruldu. en önemli ve büyük desem olmayacak dev olanları çok rahat tahmin edebileceğiniz gibi istanbul’da kuruldu. bunların büyük çoğunluğunun başına da eski iş adamları geçti. yani devletle birlikte bu maruz kaldığımız kirliliğin en büyük sorumlusu olduğunu varsaydığım şirketlerin eski başkanları. (en çok biz kirletmiştik şimdi en güzel biz temizleriz) bu cümleyi ve bu anlayışı hatırlayacaksınız.
sonuçta bu emekli iş adamlarının batı ülkelerine kıyasla bir hayli gecikerek kurduğu istanbul merkezli dev stklar, ekolojik, kültürel, sanatsal, toplumsal konulardaki süreçleri belirlemeye başladılar. gerektiğinde anadolu’da önem taşıyan sık ve yoğun çalıştıkları yerlere şubeler açtılar.
1970li yılların sonunda “asit yağmurları” trajik bir hal alarak bugünün küresel ısınmasını müjdeler olduğunda batılılar birey üzerinden bir kampanyaya girişmişlerdi. bireyi bilinçlendirmenin çok önemli olduğunu vurgulayarak, bilinçlenen bireyler okulu, şirketi, devleti, aileyi de bilinçlendirecek diye düşünerek hareket etmişlerdi. bu kampanyaların gizli mesajı da suçlunun da, sorumlunun da birey olduğu gibi çok problemli bir mesajı oluşturup legalize etmesiydi.
çeyrek asır önceki bu kampanyalar yalnızca zengin ve ünlü bir bob geldoff ve onun replikalarını yaratmıştı. bir de daha daha ünlenen ve de çevreci-insan hakları savunucusu payelerini de alan bu replikaların daha sonraları daha kötü ve daha koloniyalist-oryantalistlerini başaracakları bir hayli fazla sayıda beyhude konser...
bugün, yaklaşık çeyrek asır sonra tam karşımızda duran küresel ısınma ve belki de bunun bir uzantısı olan kullanılabilir. içilebilir suyun azalması ile ilgili korkunç sorunların sorumluluk noktasına da bireyi koymak hiç bir şekilde doğru değildir, akılcı değildir, meşru kabul edilemez ve açıklanamaz. affedilemez. ülkedeki gerek stk gerek devlet gerek şirket kaynaklı bütün ss kampanyaları sürekli bir yandan bireyi suçlayarak aynı zamanda bireyi, zavallı bireyi hem hedef gösterip hem uyarıyor. batıdaki kampanyaların birebir taklit eden bu kampanyalar, çok acımasız. ancak bunun çok da açık bir sebebi var. devletin ve büyük çokuluslu ya da tek uluslu şirketlerin paralarıyla, onların bir asırdır kullandıkları reklam şirketleri onları suçlayan ya da gerçek suçluyu açıklayan bir kampanya yapamaz. öyleyse vurun abalıya: televizyonunu stand by’da unutma tamamen kapat ve daha az duş al ve dişini daha az suyla fırçala her şey düzelsin. sistem bunu bir çok sebepten yapıyor ama bu sebeplerin içinde bir tek hakikat eksik. bunu böyle yapmasının sebebi temelde aşırı bir tüketimden beslenen kapitalizmdir. bir türk olarak nasıl daha az yıkanalım, laf mı yani... özellikle abd ve japonya hala bir çok çevresel anlaşmaya imza atmamış durumdalar. dünyadaki insanların hepsini siradan bir japon veya abd vatadaşı gibi tüketim yapmaları halinde dünyanın dayanma gücünün tamamen biteceğine dair sayısız data ve araştırma var.
dolayısıyla neredeyse mecburen, kapitalizm tarafından finanse edilen ve yönetilen ve asıl işi tüketimi pompalayıcı filmler yapmak olan reklam şirketlerine yaptırılan bu küresel ısınma kampanyalarının veya diğer kampanyaların önemli bir kısmı akılcı, tutarlı, inandırıcı, mantıklı olmaktan uzak. bunun sebeplerini kısaca incelemeliyiz diye düşünüyorum. bundan kaçamayız. hiç bir şeyin değişmeyeceğini bilsek de bu konuyu gizleyemeyiz, bu toplumsal tabularımızdan biri olarak kalamaz. bunu konuşmuyoruz ve hiç şüphesiz hiç bir şey düzelmiyor.
küresel ısınmanın getirdiği ekolojik sorunların artışına karşı hayatta kalmak için aldığımız bireysel önlemlerin, özellikle de kısa süreli çözümlerin sorunu daha da azdırmak gibi bir tehlikesi var. yüzbinlerce yeni klimanın eklendiği milyonlarca klimanın dünyayı daha sıcak kılması gibi.
kan ter içinde açtığımız klimanın verdiği serinliğe şükrederken klimanın düğmesine basan bir oyuncu ve dünyanın bir çok yerinde açtıkları klimalarla dünyanın genel ısısını arttıran binlerce insanı ve onlardan biri olarak kendini düşünebilen ve izleyebilen bir izleyici olarak da aslında tüm sürece hakimiz ve sorumluyuz, bir yandan da aldığımız klimanın diğer klimalara göre çevreye çok daha duyarlı olduğunu anlatan reklamların izleyicisiyiz, kafamız hayli karışık. bu klima reklamının reklam mı sosyal reklam mı olduğunu da tam anlayamıyoruz ve hiç bir şeyi tam anlayamıyoruz.
dünyanın çözümlerinden biri ortadadır ve bu da çok basittir: klimaları durdurmak. peki bütün kampanyayı bireyin sırtına yüklemiş olan çok uluslu ya da tek uluslu şirketlerini kurdukları stklar ve onların filmlerini, afişlerini yapan reklam şirketleri bunu söyleyebilirler mi, klimaları durdurun diyebilirler mi, tüketmeyin diyebilirler mi. söyleyemezler. klima almayın diyemezler. bush da diyemordu. haddinden fazla yemeyin diyemezler. eski arabanızı atmayın, onarın ve kullanın diyemezler. gereksiz yere telefonla konuşmayın diyemezler, daha fazla konuşun derler, daha fazla deterjan kullanın, yepyeni arabanızı bu yıl ürettiğimiz arabayla değiştirin derler. tüketimi gerçekten kısmaya yönelik hiç bir açık, anlaşılır, basit cümle kuramazlar. çünkü onların bütün kaynakları, bütün zenginliği bu israftan, gereksiz tüketimden ve çılgın bir piranha sürüsüne dönüştürdükleri kalabalığın talanı andıran tüketim çılgınlığından beslenen şirketlerden gelmektedir. yalnızca bu reklam şirketleri değil büyük holdinglerin alt kuruluşu gibi kurulmuş stklar da sistemden beslenen yapıları ve şirketlerle yakın ilişkileri nedeniyle bir çok gerçeği söylemekte zorluk çekerler.
ısı artıyor, su ve yaşamı besleyen ana kaynaklar azalıyor. mikro anlamda bunun birinci sorumlusu olarak nasıl birey gösteriliyorsa (ki bu hiç te böyle değildir bunun birinci sorumlusu büyük şirketler ve devletlerdir) makro anlamda da bu kabahat neredeyse üçüncü dünya ülkelerinin üzerine yıkılmaya çalışılıyor. (bu da asla böyle değildir, hiç şüphesiz abd, japonya, gana ve jamaika’ya göre çok daha büyük ekolojik suçlar işlemiş ve işlemektedir ve sorumlulukları çok daha büyüktür)
insanlığın karşı karşıya olduğu belki de en acil ve ölümcül sorunlardan bir olan bu büyük sorunla “küresel ısınmayla” ve diğer tüm sorunlarla şiddetle, yağmur ormanlarıyla, mültecilerle, insan haklarıyla ilgili bağımsız bireyler, bağımsız bilim insanları ve bağımsız stklar mutlaka inisiyatif almak zorundalar. çünkü abd ve avrupa’ya bağımlı, dev, iş dünyasından, günümüzün tüketim anlayışından beslenen ya da bir şirketin alt kuruluşu olarak ortaya çıkmış olan, tüketimi arttırmakla ilgili uzmanlıklarıyla haklı olarak övünen reklam şirketleriyle çalışan merkezdeki dev stklar bu sorunu çözemezler. onların dönüp de kendilerini besleyen ulusal şirketlere ya da almanya’ya veya abd’ye: hayır bırakalım bu yalanı en çok sen kirletiyorsun, en çok sen israf ediyorsun, önce kendimizi eleştirmeliyiz demelerine olanak yoktur. bu eşyanın tabiatına aykırıdır. bu reklam şirketlerinin kurduğu dilin inkarı ve yaşamlarını sürdürmenin olanaklarının kendi elleri tarafından tahribi olur.
bugün büyük bir krizden söz ediyorlar, bankalar batıyor, hiç bir şey anlamadan izliyoruz. ama bunu biliyorduk, dünyanın ekolojik yapısı buna dayanamadı her yerinden çatlıyor. dünyanın finansal yapısı da dayanamıyor olan budur. saklanamaz bir hale geldi her şey. bu kadar tüketime, küçücük bir azınlığın
(ki inanın onlar da mutsuz) bu kadar çok tüketmesine ve buna karşılık milyarların sefaletine ne ekolojik ne konomik ne de etik olarak dayanmak mümkündür.
“beko buzdolabını doldurmak için tam 617 litre alış veriş yapmamız lazım ki mutlu olalım”
bir reklam sloganı
eğer herhangi bir çözüm varsda bu yerelden ve çalışan kitlelerin örgütlenmesinden geçiyor.
11 Şubat 2010 Perşembe
KONTRA nedir niçin KONTRA 1989-2009
...alp üçok alper maral alper kırklar abdül candemir ahu yoğtu arif şavklı birhan taşkıran birol demir deniz kurşunlu bülent özcan can aydın direnç kıymaç dursun gökdağ dylan pank erol katırcıoğlu efi latsoudi ethem özgüven evin şedele federiko nier fischer figen gönülcan filiz maral funda alp gökhan eryaman gülüm baltacıgil haluk yelten haşmet topaloğlu hasan saltıkhalil kandemir ilker canikligil ılgın akarsu ismail duman ilknur ulutak ismet özgüven ıtır erhart kamil saka mustafa cengiz mustafa özlen müfit kayacan nazmi ulutak nebahat akkoç nejat koçak nevzat arı nedim süalp oğuz özerden oğuz peri osman umuroğlu ozan adam ömer faruk arabacı pınar kür saynur gelendost serkan çifci şeref özgüven serdar gürmen selçuk erzurumlu stelios kraounakis solange farkas şule kut tül akbal tolga kutluay ulaş beşoklar petra holzer walter pucher yağmur kaşifoğlu yiğit ekmekçi yakub michalski zafer kaya zarife öztürk...
çok uzun bir süredir reklamlar hemen hep aynı cümlelerle özellikle çocuğun ama tümüyle toplumun ve bireyin şekillenmesinde, belleğin; kültürel ve toplumsal belleğin oluşumunda, tarihin yeniden yaratımında ve yazılımında azımsanmayacak bir rol oynuyor:
ne istiyorsan al, tüket, kişisel hazların dışında hiç bir şey önemli değildir. öne geç.
doğa ve kaynakları bize bir süredir bitmekte olduğunun ciddi işaretlerini gönderiyor. toplumsal ve toplumlararası barış kurulamadığı gibi, aksine şiddetin arttığına dair çok somut veriler var. tüm bunlardan, tüm bu adaletsizlik ve eşitsizlikten, tamamen semirmeye ve büyümeye terkedilmiş azgın bir tüketim kültüründen ve onun kültürü ve çevreyi çölleştirici etkisinden şüphesiz reklamlar önemli derecede sorumlu.
bu tüketim bireyleri aynılaştırıyor, kültürel ve ekolojik çevreyi yok ediyor.
kontra özellikle televizyonu hedefleyen genellikle bir dakikadan kısa sosyal ve ekolojik amaçlı reklam filmleri buna ek olarak aynı amaçla tasarlanan afişler, logolar, web sayfaları ve radyo spotları. bu bizim verdiğimiz isim. sosyal sorumluluk projeleriyle kontra üretimi arasında bir kaç önemli fark olduğunu düşünüyor ve bu farkları önemsiyoruz. kontra daha bağımsız bir noktadan üretildiği için daha özgür ve eleştirel olabiliyor, daha tutumlu bir üretim sürecinde gerçekleştiriliyor ve genel harcanan emek ve paranın tümünü mesaja harcıyor, üretimi karşılayan firmenın reklamına değil. bunları önemsiyoruz.
bütün bu çalışmalar tüketimi azaltmayı, paylaşmayı, kirlenmeyi durdurmayı,en güzel olmayanı, en iyi olmayanı, en önde olmayanı aksine arkalarda kalanları konu edinen filmler .bütün bu konularla yaklaşık on beş yıldan fazla bir süredir ilgili olan içinde sanatçı, eğitici, reklamcı ve öğrencilerin bulunduğu bir gurubuz. bu propaganda formatını yoğun olarak kullanıyor, filmler, web sayfaları , afiş tasarımları yapıyoruz: sigara bağımlılığı, korozif maddelerin kazayla içilmesi, çocuk sağlığı, sokakta yaşayan çocuklar, deprem, kadınların maruz kaldıkları şiddet, spordaki şiddet, futboldaki şiddet, trafik kuralları, deniz kirliliği, içme suyunun önemi, kent ve gürültü, erozyon, ormanların yok oluşu, şizofreni hastalığı, kas hastalıkları, akdeniz fokları, mayınsız bir dünya, savaşsız bir dünya, çocukların oynama hakkı, caretta caretta kaplumbağalarının yuvalama alanlarının korunması, çocuklara yapılan cinsel istismarın önlenmesi, mülteci ve göçmen hakları gibi çevresel ve toplumsal konularla ilgili filmler yaptık. filmlerimiz dünyanın birçok ülkesinde ve ülkemizde televizyonlar, ngo’lar, ago’lar festivaller, okullar, bakanlıklar, belediyeler tarafından kullanıldı, kullanılıyor.
ekolojik ve insani sorunları gerçek anlamda önemsiyor, bu süreçlerden “iyi bir insanın yapması gereken bir ödev” ya da “sosyal sorumluluk” değil de, gerçekten, gerçek bir yaratım süreci olarak etkileniyor ve heyecanlanıyorsanız kontra üretmek sizin için anlamlı olabilir.
özellikle bugün, bu ülkede bu sosyal alanın önemli bir kısmı büyük şirketler ve bunlara ticari alanda hizmet veren reklam şirketleri ve gene bu dev şirketlerin kurduğu ya da kurdurduğu stk’lar (n.g.o./stk) arasında sıkıştı.
bu dev şirketlerin çok yakın ilişkide olduğu reklam şirketlerinin temel uzmanlık alanı tüketimi, kapitalizmin arzuladığı biçimde artırmaktır. (örneğin; yepyeni bir arabası olan birini, son yılın son arabasını alarak kendi arabasından vazgeçmeye yönlendirmek gibi) bu tüketim arttırma amaçlı filmlerde uzmanlaşan şirketlerin, tüketimi her alanda azaltma prensibine dayalı, tam tersi, ekolojik veya insani bir mesajı nasıl verecekleri de çok açıklık kazanmış bir şey değildir. burada temel bir mantık sorunu varmış gibi durmaktadır.
bu dev şirketler ve onların kurdurduğu stk’ların, eleştirel bir yaklaşım içine girecekleri konusunda ciddi tereddütler olabileceğini saptamak için çok zeki olmak gerekmiyor. bir de bu ilişkiye bu dev şirketler sayesinde yaşayan reklam şirketlerini katınca ve bütün bu filmlerin sunum alanları olan televizyonların da bu üçlünün kontrolünde olduğu düşünülürse olayın bir sorunu gündeme getirmek yerine bir sorunun üzerini örtmesi olasılığını düşünmek çok uç bir şüphe olmayabilir.
bugün özellikle üniversitelerin ve belki de devletin, partizanlıktan uzak, fonları yandaşlarına kullandırmak dışında rasyonel ve faydalı olmayı düşünen bir anlayışla sosyal ve çevresel konular üzerine film yapımını ciddi olarak düşünmesi gerekiyor.
ancak bu şekilde bağımsız ve sorunları çok açık ortaya koyan filmlerin üretim ihtimali doğacaktır. (üniversite de çok doğal olarak şaibeli bir alandır)
ancak bu şekilde sabaha karşı saat beşte gösterilmeyen, kaliteli, bir estetiğe sahip filmler yapılacaktır.
bunların yapılması bu kaynakların israf edilmemesi ülke için önemlidir...
gene bugünlerde tıpkı reklam dünyasında olduğu gibi üniversitelerde de çevreyle ve sosyal sorunlarla bugüne kadar hiç ilgisi olmayan insanlarda sosyal reklam üretmek için büyük bir arzunun uyandığını ve ciddi bir kıpırdanmayı görüyorum. ilk bakışta bu son derece sevindirici. aniden çevre, denizler ya da sosyal konular büyük kesimler için önemli olmaya başladı.
geçmişle bugün arasındaki fark sorunların artması değil yüklü bir miktar ulusal ve çokuluslu fonun alana kayması gibi görünüyor. bütün bu hareketlenmenin sebebinin, büyük şirketlerin ve avrupa topluluğunun fonlarının hatırı sayılır bir kısmının bu alana kaymasının yarattığı rüzgar olmadığını dilemekten başka yapacak şey yok. eğer özellikle üniversitelerde oluşan bu ilgi o rüzgarın yarattığı ilgiyse o zaman bu ilginin de reklam şirketleri ve bazı stk’ların ilgisinden hiç bir farkı kalmaz ve belki de belli bir umut barındıran son ortam da heba edilmiş olur.
bugün ülkemizde ve dünyada stklar, avrupa fonları çokuluslu büyük şirketler, çok büyük ulusal şirketler, bu şirketlere hizmet veren ajanslar ve bu ajansların yeni açılan (en eskisi üçbeş yıllık) ve gittikçe şirket içindeki büyüklükleri artan “sosyal sorumluluk departmanları” birbirine karışmıştır. alanın bu popülerlikten çok uzak olduğu 199olı yıllardan bu yana bu tür filmler üzerinde çalışmakta olan bir gurubun çalışanlarından biriyim. alana bu kadar para girmeden önce belli etik saptamalar daha kolay yapılabiliyor ve eleştiri belli oranda kabul görüyordu. ancak bu dar alan da tıpkı topraklar ve soluduğumuz hava gibi kirleniyor.
sosyal ya da bireysel ya da ekolojik bir sorunla ilgili üretilen kısa (genellikle 1 dakikadan kısa seyrek olarak da 10 dakika civarında) filmlere uzun bir süredir sosyal reklam deniyor. bu kampanyaların genel adı da sosyal sorumluluk kampanyası. ancak bir süredir bizim gurubumuzun ürettiği bu filmlere kontra adını veriyoruz. bir şekilde yaptığımız işi sosyal sorumluluk veya sosyal reklamdan ayırmak istedik. bunun için kendimize göre yeterli sebeplerimiz var. bunun da ötesinde belli bir süreç içinde (çok kısa bir zamanda) bu alandaki üretimlerimizi sonlandıracağız. gücümüzün önemli bir kısmını bugüne kadar bir oranda başardığımızı düşündüğümüz işlerimizin karşılıksız olarak yani bedelesiz olarak tüm dünyada kullanımını arttırmak için kullanacağız.
ürettiğimiz bu filmlerden bazılarını www.vimeo.com adresinden izlemek olasıdır.
bu filmlerin tüm kullanım hakları bedelsiz olarak kamuya devredilmiştir.
eng
mediterranean is over:http://www.vimeo.com/1017665
ecosystem films: http://www.vimeo.com/1274605
earthquake film: http://www.vimeo.com/1274398
accidental ıngestion of corrosive subs.: http://www.vimeo.com/1274364
films against violence: http://www.vimeo.com/1274257
ecosystem films: http://www.vimeo.com/1272643
films against drug addiction: http://www.vimeo.com/1272356
how wonderfull is reading: http://www.vimeo.com/1272282
films against cigarette addiction: http://www.vimeo.com/1272120
documentary is ımportant:http://www.vimeo.com/1272076
scizophrenia films:http://www.vimeo.com/1271852
1 film for homeless children: http://www.vimeo.com/1271648
anti war films: http://www.vimeo.com/1271401
neuro muscular disorder films:http://www.vimeo.com/1270653
tr
sigara ve madde bağımlılığı http://www.vimeo.com/1310843
caretta caretta http://www.vimeo.com/1310741
kadın ve şiddet http://www.vimeo.com/1310339
şizofreni hastalığı http://www.vimeo.com/1310188
savaşa hayır http://www.vimeo.com/1309982
çok uzun bir süredir reklamlar hemen hep aynı cümlelerle özellikle çocuğun ama tümüyle toplumun ve bireyin şekillenmesinde, belleğin; kültürel ve toplumsal belleğin oluşumunda, tarihin yeniden yaratımında ve yazılımında azımsanmayacak bir rol oynuyor:
ne istiyorsan al, tüket, kişisel hazların dışında hiç bir şey önemli değildir. öne geç.
doğa ve kaynakları bize bir süredir bitmekte olduğunun ciddi işaretlerini gönderiyor. toplumsal ve toplumlararası barış kurulamadığı gibi, aksine şiddetin arttığına dair çok somut veriler var. tüm bunlardan, tüm bu adaletsizlik ve eşitsizlikten, tamamen semirmeye ve büyümeye terkedilmiş azgın bir tüketim kültüründen ve onun kültürü ve çevreyi çölleştirici etkisinden şüphesiz reklamlar önemli derecede sorumlu.
bu tüketim bireyleri aynılaştırıyor, kültürel ve ekolojik çevreyi yok ediyor.
kontra özellikle televizyonu hedefleyen genellikle bir dakikadan kısa sosyal ve ekolojik amaçlı reklam filmleri buna ek olarak aynı amaçla tasarlanan afişler, logolar, web sayfaları ve radyo spotları. bu bizim verdiğimiz isim. sosyal sorumluluk projeleriyle kontra üretimi arasında bir kaç önemli fark olduğunu düşünüyor ve bu farkları önemsiyoruz. kontra daha bağımsız bir noktadan üretildiği için daha özgür ve eleştirel olabiliyor, daha tutumlu bir üretim sürecinde gerçekleştiriliyor ve genel harcanan emek ve paranın tümünü mesaja harcıyor, üretimi karşılayan firmenın reklamına değil. bunları önemsiyoruz.
bütün bu çalışmalar tüketimi azaltmayı, paylaşmayı, kirlenmeyi durdurmayı,en güzel olmayanı, en iyi olmayanı, en önde olmayanı aksine arkalarda kalanları konu edinen filmler .bütün bu konularla yaklaşık on beş yıldan fazla bir süredir ilgili olan içinde sanatçı, eğitici, reklamcı ve öğrencilerin bulunduğu bir gurubuz. bu propaganda formatını yoğun olarak kullanıyor, filmler, web sayfaları , afiş tasarımları yapıyoruz: sigara bağımlılığı, korozif maddelerin kazayla içilmesi, çocuk sağlığı, sokakta yaşayan çocuklar, deprem, kadınların maruz kaldıkları şiddet, spordaki şiddet, futboldaki şiddet, trafik kuralları, deniz kirliliği, içme suyunun önemi, kent ve gürültü, erozyon, ormanların yok oluşu, şizofreni hastalığı, kas hastalıkları, akdeniz fokları, mayınsız bir dünya, savaşsız bir dünya, çocukların oynama hakkı, caretta caretta kaplumbağalarının yuvalama alanlarının korunması, çocuklara yapılan cinsel istismarın önlenmesi, mülteci ve göçmen hakları gibi çevresel ve toplumsal konularla ilgili filmler yaptık. filmlerimiz dünyanın birçok ülkesinde ve ülkemizde televizyonlar, ngo’lar, ago’lar festivaller, okullar, bakanlıklar, belediyeler tarafından kullanıldı, kullanılıyor.
ekolojik ve insani sorunları gerçek anlamda önemsiyor, bu süreçlerden “iyi bir insanın yapması gereken bir ödev” ya da “sosyal sorumluluk” değil de, gerçekten, gerçek bir yaratım süreci olarak etkileniyor ve heyecanlanıyorsanız kontra üretmek sizin için anlamlı olabilir.
özellikle bugün, bu ülkede bu sosyal alanın önemli bir kısmı büyük şirketler ve bunlara ticari alanda hizmet veren reklam şirketleri ve gene bu dev şirketlerin kurduğu ya da kurdurduğu stk’lar (n.g.o./stk) arasında sıkıştı.
bu dev şirketlerin çok yakın ilişkide olduğu reklam şirketlerinin temel uzmanlık alanı tüketimi, kapitalizmin arzuladığı biçimde artırmaktır. (örneğin; yepyeni bir arabası olan birini, son yılın son arabasını alarak kendi arabasından vazgeçmeye yönlendirmek gibi) bu tüketim arttırma amaçlı filmlerde uzmanlaşan şirketlerin, tüketimi her alanda azaltma prensibine dayalı, tam tersi, ekolojik veya insani bir mesajı nasıl verecekleri de çok açıklık kazanmış bir şey değildir. burada temel bir mantık sorunu varmış gibi durmaktadır.
bu dev şirketler ve onların kurdurduğu stk’ların, eleştirel bir yaklaşım içine girecekleri konusunda ciddi tereddütler olabileceğini saptamak için çok zeki olmak gerekmiyor. bir de bu ilişkiye bu dev şirketler sayesinde yaşayan reklam şirketlerini katınca ve bütün bu filmlerin sunum alanları olan televizyonların da bu üçlünün kontrolünde olduğu düşünülürse olayın bir sorunu gündeme getirmek yerine bir sorunun üzerini örtmesi olasılığını düşünmek çok uç bir şüphe olmayabilir.
bugün özellikle üniversitelerin ve belki de devletin, partizanlıktan uzak, fonları yandaşlarına kullandırmak dışında rasyonel ve faydalı olmayı düşünen bir anlayışla sosyal ve çevresel konular üzerine film yapımını ciddi olarak düşünmesi gerekiyor.
ancak bu şekilde bağımsız ve sorunları çok açık ortaya koyan filmlerin üretim ihtimali doğacaktır. (üniversite de çok doğal olarak şaibeli bir alandır)
ancak bu şekilde sabaha karşı saat beşte gösterilmeyen, kaliteli, bir estetiğe sahip filmler yapılacaktır.
bunların yapılması bu kaynakların israf edilmemesi ülke için önemlidir...
gene bugünlerde tıpkı reklam dünyasında olduğu gibi üniversitelerde de çevreyle ve sosyal sorunlarla bugüne kadar hiç ilgisi olmayan insanlarda sosyal reklam üretmek için büyük bir arzunun uyandığını ve ciddi bir kıpırdanmayı görüyorum. ilk bakışta bu son derece sevindirici. aniden çevre, denizler ya da sosyal konular büyük kesimler için önemli olmaya başladı.
geçmişle bugün arasındaki fark sorunların artması değil yüklü bir miktar ulusal ve çokuluslu fonun alana kayması gibi görünüyor. bütün bu hareketlenmenin sebebinin, büyük şirketlerin ve avrupa topluluğunun fonlarının hatırı sayılır bir kısmının bu alana kaymasının yarattığı rüzgar olmadığını dilemekten başka yapacak şey yok. eğer özellikle üniversitelerde oluşan bu ilgi o rüzgarın yarattığı ilgiyse o zaman bu ilginin de reklam şirketleri ve bazı stk’ların ilgisinden hiç bir farkı kalmaz ve belki de belli bir umut barındıran son ortam da heba edilmiş olur.
bugün ülkemizde ve dünyada stklar, avrupa fonları çokuluslu büyük şirketler, çok büyük ulusal şirketler, bu şirketlere hizmet veren ajanslar ve bu ajansların yeni açılan (en eskisi üçbeş yıllık) ve gittikçe şirket içindeki büyüklükleri artan “sosyal sorumluluk departmanları” birbirine karışmıştır. alanın bu popülerlikten çok uzak olduğu 199olı yıllardan bu yana bu tür filmler üzerinde çalışmakta olan bir gurubun çalışanlarından biriyim. alana bu kadar para girmeden önce belli etik saptamalar daha kolay yapılabiliyor ve eleştiri belli oranda kabul görüyordu. ancak bu dar alan da tıpkı topraklar ve soluduğumuz hava gibi kirleniyor.
sosyal ya da bireysel ya da ekolojik bir sorunla ilgili üretilen kısa (genellikle 1 dakikadan kısa seyrek olarak da 10 dakika civarında) filmlere uzun bir süredir sosyal reklam deniyor. bu kampanyaların genel adı da sosyal sorumluluk kampanyası. ancak bir süredir bizim gurubumuzun ürettiği bu filmlere kontra adını veriyoruz. bir şekilde yaptığımız işi sosyal sorumluluk veya sosyal reklamdan ayırmak istedik. bunun için kendimize göre yeterli sebeplerimiz var. bunun da ötesinde belli bir süreç içinde (çok kısa bir zamanda) bu alandaki üretimlerimizi sonlandıracağız. gücümüzün önemli bir kısmını bugüne kadar bir oranda başardığımızı düşündüğümüz işlerimizin karşılıksız olarak yani bedelesiz olarak tüm dünyada kullanımını arttırmak için kullanacağız.
ürettiğimiz bu filmlerden bazılarını www.vimeo.com adresinden izlemek olasıdır.
bu filmlerin tüm kullanım hakları bedelsiz olarak kamuya devredilmiştir.
eng
mediterranean is over:http://www.vimeo.com/1017665
ecosystem films: http://www.vimeo.com/1274605
earthquake film: http://www.vimeo.com/1274398
accidental ıngestion of corrosive subs.: http://www.vimeo.com/1274364
films against violence: http://www.vimeo.com/1274257
ecosystem films: http://www.vimeo.com/1272643
films against drug addiction: http://www.vimeo.com/1272356
how wonderfull is reading: http://www.vimeo.com/1272282
films against cigarette addiction: http://www.vimeo.com/1272120
documentary is ımportant:http://www.vimeo.com/1272076
scizophrenia films:http://www.vimeo.com/1271852
1 film for homeless children: http://www.vimeo.com/1271648
anti war films: http://www.vimeo.com/1271401
neuro muscular disorder films:http://www.vimeo.com/1270653
tr
sigara ve madde bağımlılığı http://www.vimeo.com/1310843
caretta caretta http://www.vimeo.com/1310741
kadın ve şiddet http://www.vimeo.com/1310339
şizofreni hastalığı http://www.vimeo.com/1310188
savaşa hayır http://www.vimeo.com/1309982
Birlikte yaşamak: geçirgenlik
dünyamızı; ahlaki ve fiziki dünyamızı nerdeyse tek başına televizyon belirliyor ve televizyonun dünyayı çok korkulacak bir mekan olarak kurguladığı açık.
bu korku yaratma süreci biz sıradan ölümlüleri razı büyük ve, homojen bir kitle haline getirme çabalarının önemli bir parçası. belki yakın bir süreçte internet televizyonun yerini alacak: anarşik ve zor kontrol edilebilir yapısıyla hem ümit hem de endişe barındıran bu yeni mecranın getirecekleri hakkında yorum yapmak güç. bugün getirdiklerine bakarak hem korkuyor hem de hem de seviniyoruz.
küreselleşme ile daha da küreselleşen, rıza üreten bir makine olarak düşünülen ve bu yönde geliştirilen medyanın kolaylıkla tüm dünyaya ulaşması ve tüm dünyada temel benzer metodlarla operasyon yapması amaçlanıyordu.
medyanın küresel yöntemlerle operasyon yapabilmesi için medyaya maruz kalan kitlenin de benzer özellikler göstermesi gerekiyor. bizi büyük bir gayretle bu yüzden aynılaştırıyor medya ya da aynılaştırmaya çalışıyor.
biz sıradan insanların arasındaki hiç sıradan olmayan yetenekli yaratıcılar da korkulması gereken ve korkunç olan veya medya tarfından olduğundan da korkunç tahayyül etmemizi sağlayacak yönde dönüştürülen dünyanın korkunçluklarından kurtulmak için büyüklerin tasarladığı alışveriş merkezlerinden alış veriş yapmamızı, büyük sigorta şirketlerinde sigorta olmamızı ve büyük bankalara paralarımızı yatırmamızı sağlayacak yönde bizi ikna edecek filmler, afişler, gazete ilanları yapmaktalar.
bu reklamlardaki önerilerle bize yol gösterir, bizi kurtarırlar.
o yüzden kutsaldır reklamlar...
bizi aynılaştırır, kurtarır ve kutsarlar.
dünyanın olduğundan da korkunç gösterilmesi sürecinde çok uzun bir süre üçüncü dünya ülkeleri önemli bir malzemeydi, gerek haberlerde, gerek kurmaca kitap veya filmlerde, gerekse belgesellerde fakirlik, şiddet, çevresel toptan bir yokoluş adına afrika ülkelerini, körfez ülkelerini, güney amerika ülkelerini gördük, onlara dair şeyler dinledik ve okuduk.
11 eylülden sonra bu süreç biraz değişti. değişeceği de muhakkaktı. hiç bir şeyi bir bölgeyle sınırlı tutamazsınız. dünyanın özelliği ve yaşıyor olmasının sırrı bu sınırlanamazlıktadır. hayatta kalmanın sırrı buradadır. şimdi artık televizyon ister istemez rıza üretme malzemesi olarak madrid londra new york ya da new orleans’ı da kullanmakta. bütün bunlarda sürpriz olan hiç bir şey yok.
yakın bir süreçte başlayan ve halen de etkin olan “kuş gribi” ve şimdi de “domuz gribi” de ele alınışıyla bu sınırlanamama gerçeğinin ciddiye alınması gerektiğini kanıtlıyor. hastalık önce türkiye’de ve meksika’da görülmesine karşın bütün dünya tedbir alıyor. gerçekten de ekosistem ile ilgili bütün iyileştirme çabalarının küresel bir değerlendirme yapılmaksızın anlamsız olduğu çok uzun süre önce anlaşıldı ve yeni yaklaşımlar bu yönde. örneğin dalyan’daki veya patara’daki yumurtlama alanlarını, kumsalları ne kadar korur ve yaşama uygun tutarsanız tutun, binlerce kilometre uzaktan gelen caretta caretta kaplumbağalarının yolları üzerindeki engelleri, kirlenmeyi duruduramadığınız taktirde onların yok oluşlarını önleyemezsiniz.
özellikle brezilya’da ve bazı güney amerika ülkelerinde zenginler evlerini, kendilerini ailelerini arabalarını ve servetlerini ayak takımından korumak için öncelikli bazı tedbirler aldılar. apartmanların etrafını dikenli tellerle çevirmek, özel güvenlik elemanları, binaların etrafının aydınlatılması ve sonunda özel güvenlik elemanlarının silah kullanma yetkisi de çözüm olmadı ve binaların etrafındaki tellere elektrik verdiler.
çok açıktır ki bu da çözüm olmayacak.
sonuç olarak ekolojik, politik ve ideolojik süreçlerin kurgulanmasında, idaresinde ve yönlendirilmesinde, problemlerin çözümlenmeye çalışılmasında küresel bir yaklaşımdan başkasının gerçek çözüm üretmediği çok açık bir şekilde ortadadır. bir yöreyi ya da bir gurubu ötekilerden ayırmanın ve bu sınırlandırılmış alanda bir çözüm aramanın tamamen boş olduğu anlaşıldı. bu tür sınırlama ve karantina çabalarının aslında yaşamla, hayatta olma durumuyla çeliştiği de ortadadır. sizler ne kadar yüksek güvenlik uygularsanız uygulayın sao paolo ya da lima’daki evinizi hırsızlardan koruyamazsınız. midilli’den atıldığı müddetçe assos’tan denize tek bir çöp atılmasa bile behramkale’nin sularının temiz kalmayacağı açıktır. hiç bir bölgeyi, organizmayı mekanı ya da ekolojik alanı tamamiyle diğer alanlardan izole edemezsiniz. diyelim izole ettiniz; ilgilendiğiniz alanı kapalı hiç bir geçirgenliği olmayan bir alan haline getirdiniz. bunu başardığınız anda izole ettiğiniz o ev, o deniz parçası, o yeraltı suyu, o organ, o kişi, o orman veya o ekilebilir alan ölecektir. akdeniz’den çok kesin bir şekilde ayırdığınız su parçasının içindeki yaşam çok kısa bir süre sonra sona erecektir. ayırmak ve kapatmak yönündeki bu eyleminiz o su parçasını akdeniz’in genel kirlenme sürecine maruz kalmaktan ve etkilenmekten korumaz aksine onu tamamen ve hızla öldürür. kültürler için, evlerin güvenliği için, çocukların güvenliği için, ekosistemin, faunanın floranın korunması için yapılacak tek şey olabildiğince geçirgen süreçler ve ortamlar yaratmak ve hava almayı, nefes almayı, soluklanmayı geçirgenliği ve karışmayı kolaylaştırıcı müdahalelerde bulunmaktır. eğer siz bunun dışında bir süreç yaratmaya çalışırsanız ele aldığınız ve korumaya çalıştığınız şeyi öldürürsünüz ve aslında siz bu deliksiz geçirimsiz ortamı da sağlayamazsınız. doğanın güçlü eli sizin kurmaya çalıştığınız kapalı geçirimsiz sistemi paramparça eder. ekosistemle ilgili sorunlarda böyle olduğu gibi kültürlerle ve dillerle ilgili de böyledir bu durum...
eğitimle ilgili de böyledir. bir hayvan türünün veya bitkinin neslinin korunması ile ilgili de böyledir. türkiye bilim sanat ve felsefede dünyayı daha insani bir mekan yapma anlamında bugünkü konumunu korumakta inat ettikçe (ilerlemeye hiç bir katkıda bulunmamak) bizim dilimiz olan türkçe ölecek veya yabancı kelimlelerce istila edilecektir. elektrikli tellerle korunmalarına karşın arjantin’de hrsızlar evlere girecektir. bu kadar gaddar ve korkunç şekilde ele almamıza karşın, kanatlıları diri diri yakacak kadar acımasız bir yaklaşımla çabalamamıza karşın kuş gribi sona ermeyecek ve benzeri başka hastalıklar ortaya çıkacaktır. bu havalı üniformalı güvenlik görevlilerine rağmen liselere şiddet ve uyuşturucu girecektir. buğdaya ve arpaya hastalık girecektir. hiç bir şeyi izole ederek ele alamaz, düşünemez ve koruyamazsınız. sorunların böyle çözülmediği ortadadır.
dünyamızın küresel ısınma tehdidinin yakın, kaçınılmaz ve ciddi etkilerine maruz kalması ve çok büyük iklim değişikliklerinin yüz ya da milyon yıllarda değil ama bir on ya da yirmi yılda gerçekleştiğine dair yeni bilimsel bulgular dünyanın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ve lokal çözüm arayışlarının anlamsızlığını ekolojik anlamda çok açık bir şekilde ortaya koydu ve bu bilgiler artık yeni bile değil.
çevresel bu gerçeklere new york londra ve madrid’de patlayan bombalar eklendi: dünyanın bir tarafında insanlar sürekli zulme uğrar ve acı çekerse, onları fakir, adaletsiz, çaresiz yaşamaya mahkum ederseniz ve bu sömürüden pay alırsanız, oradaki şiddet orada kalmaz, kalamaz, kalamıyor. avrupa topluluğunun sanal ve fiziki sınırlarına eklediğiniz yeni duvarlar, apartmanlarınıza ve çevresine aldığınız tedbirler, uzaydan gözetleme yapabilen uydularınız özlediğiniz geçirimsiz ve güvenli mekanları yaratamaz. yarattığına dair bütün verilerin doğru olduğu anda daha fazla korkmanız gerekir, çünkü o zaman geçirimsiz bir alan yaratmışsınız ve ölmüşsünüz demektir. tümden korunmak, hele korunmaya yönelik defansif yöntemlerle korunmak ölmektir. yaşam bir dolaşım, hareket, geçirgenlik gerektirir ve her anlamda kalite, çeşitlilik buradan doğar. yaşam geçirgendir, yaşam açıktır... yaşamı durduramaz ve sınırlanmış bir alanda tutamazsınız, tutarsanız o tuttuğunuz ölümdür. ölüm koyduğunuz yerde durur ve çürür.
eğitime gelirsek, örneğin günümüzde üniversitelerde “parayla ödev yaptırma” eylemi hayli yaygın bir sorun. gerçekten de özellikle eğiticiler arasında çok ciddi iletişim sorunları olduğunu düşündüğüm üniversitelerde sorunun ele alınışındaki çok seslilik umut verici. ne yazık ki genel yaklaşım cezalandırmak veya cezaların sertleştirilmesi yönünde. ancak bu genel yaklaşıma katılmadığım yaptığım çok uzun girişten anlaşılmıştır. birincisi öğrencileri böylesi suçlardan alıkoymaya yönelik çözüm önerilerinin çoğunun bir tür yakalama, cezalandırma, zorlaştırma ve öğrencinin elini kolunu bağlayarak onu ciddi ödev yapmaya mahkum etmek yönünde olduğunu gördüm ki bu binaların etrafına elektirik vermekle eşdeğer olmasa da bu yönde bir seçim olarak sonuçsuz kalmaya mahküm bir çaba gibi görünüyor. kaldı ki diyelim sonuçta hep birlikte bulduğumuz caydırıcı yöntemlerle bu sorunu tamamen çözdük. öğrenciler hiç bir şekilde ödevlerini para ödeyerek birine yaptırmıyorlar. bunun hiç bir anlamı olmayacaktır. hele bunu korkutarak başarmışsak. öncelikle öğrencilerde buna benzer çok fazla yanlış yaklaşım olabilir; kopya çekmek ya da gene bir ara sıklıkla üzerinde durulduğu gibi internetten elde ettiği bilgileri olduğu gibi kopyalamak gibi. bunların her biri için yeni, zeki ve korkutucu çözümler üretmemiz gerekecek ama bu da soruna çare olmayacaktır.
önemli olan bütün eğitim sistemimizin çarpıklığını kavramak, bunun bu çocuklar üzerinde yarattığı genel tahribatı ve bunun çözümünü aramaktır. önemli olan dersane denen zararlı yapı ve onun yarattığı “çözemediğin soruda/sorunda vakit kaybetme” mantığını, televizyonların bilgiyi tamamen yanlış yorumlayan, enformasyonla bilgiyi karıştıran “kim beşyüzmilyar ister” mantığını sorgulamak ve üniversite sistemini akılcı ve evrensel bir yaklaşımla incelemektir.
bu süreci öğrencilerle birlikte ele almak zorundayız, öğrencilere karşı değil. bu süreci tümüyle ele almak zorundayız lokal ve sınırlı değil. bu süreci birbirimizi anlamak yönünde ele almalıyız, korkutmak ve cezalandırmak yönünde değil.
bugün parayla ödev yaptırma küresel bir sorundur ve eğitimdeki temel sorunun küçük bir parçasıdır. bu sorun belki de anaokulunda başlamakta üniversitelere kadar sürmektedir. bu bağlamda ele alınmazsa da çözümü bulunamaz belki de. bu olayın veya benzerlerinin genel görünümün biz eğiticiler için, her şeyi iyi yapan birleri olarak çocukları terbiye etme süreci olup olmadığını sakince tartışmamız gerekmektedir. anlamak ve paylaşmak dışında çözüme giden bir yöntem yoktur.
bu uzun yazıyı tamamlarken sizlerle paylaşmayı en çok istediğim bölümü sona bıraktım:
kuşlarda beliren bir hastalık ya da akdenizde beliren öldürücü bir yosunla ilgili yayılma veya anormal durum artık çok çabuk farkediliyor ve bu alanla ilgili disiplinler belli bir çözüm üretmeye çalışılıyor. benim yazdıklarımın çoğunun daha yetmişlerde theodor adorno ve umberto eco tarafından çok daha mükemmel ve derin ifadelerle söylenen şeyler. biraz daha aranırsa eski yunan’da ya da hititler’de de benzer düşüncelere rastlanabilir. ancak yirmibirinci yüzyılda yaşadığımız sorunun farklı, bize has, eskiden yaşanmayan ve en önemli tarafı bence şurada gizli; insanlığın tercih ettiği sistemin dünyamızın ekosistemi ve içindeki organizmalar ve canlılar üzerinde yarattığı tahribat, bilgisayarları, inekleri ya da kanatlıları etkileyen yeni virüsler, farklı mikroplar, hastalıklar farkediliyor ve çözülmeye çalışılıyor. görünen o ki; okyanusların kirlenmesinden, yağmur ormanlarının azalmasına, buzulların erimesine ve a gribine uzanan bir çok önemli sorun var. bu sorunlar belli, nedenleri üç aşağı beş yukarı belli, çözümleri de. ancak beyinlerimizin sistemin oluşturduğu hastalıkların çoğu gizli. belki insanlığın çok büyük bir kısmı, bizler de kuşlar ve tavuklar gibi hastalandık ama hastalık beynimizde ve ruhumuzda gizli; belki de sürekli eleştiren ve kendine üstün olma konumunu hak bulan biz eğiticilerin ciddi bir kısmı da hastalanmış olabilir veya kullanım süresi dolmuş bilgilerle maçın uzatmalarını tamamlamaya çalışıyor olabiliriz.
kendimizi ve birbirimizi sağaltmanın yöntemi konusunda çok daha kavrayıcı, birbirimize sarılmamızı gerektiren, birbirimizi dinlememizi gerektiren, birbirimizi anlamaya çalışma tabanına oturmuş arayışlar geliştirmek zorundayız.
örneğin sınav kavramını tümüyle tartışabiliriz, ödevi de. bunların artık olmadığı bir eğitim sistemini de. neden olmasın, belki üniversiteyi de tartışmak gerekiyordur. belki kendimizi ve ne yaptığımızı da.
tavukları korkunç bir vahşilikle itlaf ettik
ama gençleri itlaf edemeyiz veya sınırlanmış bir alana hapsedemeyiz.
bu korku yaratma süreci biz sıradan ölümlüleri razı büyük ve, homojen bir kitle haline getirme çabalarının önemli bir parçası. belki yakın bir süreçte internet televizyonun yerini alacak: anarşik ve zor kontrol edilebilir yapısıyla hem ümit hem de endişe barındıran bu yeni mecranın getirecekleri hakkında yorum yapmak güç. bugün getirdiklerine bakarak hem korkuyor hem de hem de seviniyoruz.
küreselleşme ile daha da küreselleşen, rıza üreten bir makine olarak düşünülen ve bu yönde geliştirilen medyanın kolaylıkla tüm dünyaya ulaşması ve tüm dünyada temel benzer metodlarla operasyon yapması amaçlanıyordu.
medyanın küresel yöntemlerle operasyon yapabilmesi için medyaya maruz kalan kitlenin de benzer özellikler göstermesi gerekiyor. bizi büyük bir gayretle bu yüzden aynılaştırıyor medya ya da aynılaştırmaya çalışıyor.
biz sıradan insanların arasındaki hiç sıradan olmayan yetenekli yaratıcılar da korkulması gereken ve korkunç olan veya medya tarfından olduğundan da korkunç tahayyül etmemizi sağlayacak yönde dönüştürülen dünyanın korkunçluklarından kurtulmak için büyüklerin tasarladığı alışveriş merkezlerinden alış veriş yapmamızı, büyük sigorta şirketlerinde sigorta olmamızı ve büyük bankalara paralarımızı yatırmamızı sağlayacak yönde bizi ikna edecek filmler, afişler, gazete ilanları yapmaktalar.
bu reklamlardaki önerilerle bize yol gösterir, bizi kurtarırlar.
o yüzden kutsaldır reklamlar...
bizi aynılaştırır, kurtarır ve kutsarlar.
dünyanın olduğundan da korkunç gösterilmesi sürecinde çok uzun bir süre üçüncü dünya ülkeleri önemli bir malzemeydi, gerek haberlerde, gerek kurmaca kitap veya filmlerde, gerekse belgesellerde fakirlik, şiddet, çevresel toptan bir yokoluş adına afrika ülkelerini, körfez ülkelerini, güney amerika ülkelerini gördük, onlara dair şeyler dinledik ve okuduk.
11 eylülden sonra bu süreç biraz değişti. değişeceği de muhakkaktı. hiç bir şeyi bir bölgeyle sınırlı tutamazsınız. dünyanın özelliği ve yaşıyor olmasının sırrı bu sınırlanamazlıktadır. hayatta kalmanın sırrı buradadır. şimdi artık televizyon ister istemez rıza üretme malzemesi olarak madrid londra new york ya da new orleans’ı da kullanmakta. bütün bunlarda sürpriz olan hiç bir şey yok.
yakın bir süreçte başlayan ve halen de etkin olan “kuş gribi” ve şimdi de “domuz gribi” de ele alınışıyla bu sınırlanamama gerçeğinin ciddiye alınması gerektiğini kanıtlıyor. hastalık önce türkiye’de ve meksika’da görülmesine karşın bütün dünya tedbir alıyor. gerçekten de ekosistem ile ilgili bütün iyileştirme çabalarının küresel bir değerlendirme yapılmaksızın anlamsız olduğu çok uzun süre önce anlaşıldı ve yeni yaklaşımlar bu yönde. örneğin dalyan’daki veya patara’daki yumurtlama alanlarını, kumsalları ne kadar korur ve yaşama uygun tutarsanız tutun, binlerce kilometre uzaktan gelen caretta caretta kaplumbağalarının yolları üzerindeki engelleri, kirlenmeyi duruduramadığınız taktirde onların yok oluşlarını önleyemezsiniz.
özellikle brezilya’da ve bazı güney amerika ülkelerinde zenginler evlerini, kendilerini ailelerini arabalarını ve servetlerini ayak takımından korumak için öncelikli bazı tedbirler aldılar. apartmanların etrafını dikenli tellerle çevirmek, özel güvenlik elemanları, binaların etrafının aydınlatılması ve sonunda özel güvenlik elemanlarının silah kullanma yetkisi de çözüm olmadı ve binaların etrafındaki tellere elektrik verdiler.
çok açıktır ki bu da çözüm olmayacak.
sonuç olarak ekolojik, politik ve ideolojik süreçlerin kurgulanmasında, idaresinde ve yönlendirilmesinde, problemlerin çözümlenmeye çalışılmasında küresel bir yaklaşımdan başkasının gerçek çözüm üretmediği çok açık bir şekilde ortadadır. bir yöreyi ya da bir gurubu ötekilerden ayırmanın ve bu sınırlandırılmış alanda bir çözüm aramanın tamamen boş olduğu anlaşıldı. bu tür sınırlama ve karantina çabalarının aslında yaşamla, hayatta olma durumuyla çeliştiği de ortadadır. sizler ne kadar yüksek güvenlik uygularsanız uygulayın sao paolo ya da lima’daki evinizi hırsızlardan koruyamazsınız. midilli’den atıldığı müddetçe assos’tan denize tek bir çöp atılmasa bile behramkale’nin sularının temiz kalmayacağı açıktır. hiç bir bölgeyi, organizmayı mekanı ya da ekolojik alanı tamamiyle diğer alanlardan izole edemezsiniz. diyelim izole ettiniz; ilgilendiğiniz alanı kapalı hiç bir geçirgenliği olmayan bir alan haline getirdiniz. bunu başardığınız anda izole ettiğiniz o ev, o deniz parçası, o yeraltı suyu, o organ, o kişi, o orman veya o ekilebilir alan ölecektir. akdeniz’den çok kesin bir şekilde ayırdığınız su parçasının içindeki yaşam çok kısa bir süre sonra sona erecektir. ayırmak ve kapatmak yönündeki bu eyleminiz o su parçasını akdeniz’in genel kirlenme sürecine maruz kalmaktan ve etkilenmekten korumaz aksine onu tamamen ve hızla öldürür. kültürler için, evlerin güvenliği için, çocukların güvenliği için, ekosistemin, faunanın floranın korunması için yapılacak tek şey olabildiğince geçirgen süreçler ve ortamlar yaratmak ve hava almayı, nefes almayı, soluklanmayı geçirgenliği ve karışmayı kolaylaştırıcı müdahalelerde bulunmaktır. eğer siz bunun dışında bir süreç yaratmaya çalışırsanız ele aldığınız ve korumaya çalıştığınız şeyi öldürürsünüz ve aslında siz bu deliksiz geçirimsiz ortamı da sağlayamazsınız. doğanın güçlü eli sizin kurmaya çalıştığınız kapalı geçirimsiz sistemi paramparça eder. ekosistemle ilgili sorunlarda böyle olduğu gibi kültürlerle ve dillerle ilgili de böyledir bu durum...
eğitimle ilgili de böyledir. bir hayvan türünün veya bitkinin neslinin korunması ile ilgili de böyledir. türkiye bilim sanat ve felsefede dünyayı daha insani bir mekan yapma anlamında bugünkü konumunu korumakta inat ettikçe (ilerlemeye hiç bir katkıda bulunmamak) bizim dilimiz olan türkçe ölecek veya yabancı kelimlelerce istila edilecektir. elektrikli tellerle korunmalarına karşın arjantin’de hrsızlar evlere girecektir. bu kadar gaddar ve korkunç şekilde ele almamıza karşın, kanatlıları diri diri yakacak kadar acımasız bir yaklaşımla çabalamamıza karşın kuş gribi sona ermeyecek ve benzeri başka hastalıklar ortaya çıkacaktır. bu havalı üniformalı güvenlik görevlilerine rağmen liselere şiddet ve uyuşturucu girecektir. buğdaya ve arpaya hastalık girecektir. hiç bir şeyi izole ederek ele alamaz, düşünemez ve koruyamazsınız. sorunların böyle çözülmediği ortadadır.
dünyamızın küresel ısınma tehdidinin yakın, kaçınılmaz ve ciddi etkilerine maruz kalması ve çok büyük iklim değişikliklerinin yüz ya da milyon yıllarda değil ama bir on ya da yirmi yılda gerçekleştiğine dair yeni bilimsel bulgular dünyanın bir bütün olarak ele alınması gerektiğini ve lokal çözüm arayışlarının anlamsızlığını ekolojik anlamda çok açık bir şekilde ortaya koydu ve bu bilgiler artık yeni bile değil.
çevresel bu gerçeklere new york londra ve madrid’de patlayan bombalar eklendi: dünyanın bir tarafında insanlar sürekli zulme uğrar ve acı çekerse, onları fakir, adaletsiz, çaresiz yaşamaya mahkum ederseniz ve bu sömürüden pay alırsanız, oradaki şiddet orada kalmaz, kalamaz, kalamıyor. avrupa topluluğunun sanal ve fiziki sınırlarına eklediğiniz yeni duvarlar, apartmanlarınıza ve çevresine aldığınız tedbirler, uzaydan gözetleme yapabilen uydularınız özlediğiniz geçirimsiz ve güvenli mekanları yaratamaz. yarattığına dair bütün verilerin doğru olduğu anda daha fazla korkmanız gerekir, çünkü o zaman geçirimsiz bir alan yaratmışsınız ve ölmüşsünüz demektir. tümden korunmak, hele korunmaya yönelik defansif yöntemlerle korunmak ölmektir. yaşam bir dolaşım, hareket, geçirgenlik gerektirir ve her anlamda kalite, çeşitlilik buradan doğar. yaşam geçirgendir, yaşam açıktır... yaşamı durduramaz ve sınırlanmış bir alanda tutamazsınız, tutarsanız o tuttuğunuz ölümdür. ölüm koyduğunuz yerde durur ve çürür.
eğitime gelirsek, örneğin günümüzde üniversitelerde “parayla ödev yaptırma” eylemi hayli yaygın bir sorun. gerçekten de özellikle eğiticiler arasında çok ciddi iletişim sorunları olduğunu düşündüğüm üniversitelerde sorunun ele alınışındaki çok seslilik umut verici. ne yazık ki genel yaklaşım cezalandırmak veya cezaların sertleştirilmesi yönünde. ancak bu genel yaklaşıma katılmadığım yaptığım çok uzun girişten anlaşılmıştır. birincisi öğrencileri böylesi suçlardan alıkoymaya yönelik çözüm önerilerinin çoğunun bir tür yakalama, cezalandırma, zorlaştırma ve öğrencinin elini kolunu bağlayarak onu ciddi ödev yapmaya mahkum etmek yönünde olduğunu gördüm ki bu binaların etrafına elektirik vermekle eşdeğer olmasa da bu yönde bir seçim olarak sonuçsuz kalmaya mahküm bir çaba gibi görünüyor. kaldı ki diyelim sonuçta hep birlikte bulduğumuz caydırıcı yöntemlerle bu sorunu tamamen çözdük. öğrenciler hiç bir şekilde ödevlerini para ödeyerek birine yaptırmıyorlar. bunun hiç bir anlamı olmayacaktır. hele bunu korkutarak başarmışsak. öncelikle öğrencilerde buna benzer çok fazla yanlış yaklaşım olabilir; kopya çekmek ya da gene bir ara sıklıkla üzerinde durulduğu gibi internetten elde ettiği bilgileri olduğu gibi kopyalamak gibi. bunların her biri için yeni, zeki ve korkutucu çözümler üretmemiz gerekecek ama bu da soruna çare olmayacaktır.
önemli olan bütün eğitim sistemimizin çarpıklığını kavramak, bunun bu çocuklar üzerinde yarattığı genel tahribatı ve bunun çözümünü aramaktır. önemli olan dersane denen zararlı yapı ve onun yarattığı “çözemediğin soruda/sorunda vakit kaybetme” mantığını, televizyonların bilgiyi tamamen yanlış yorumlayan, enformasyonla bilgiyi karıştıran “kim beşyüzmilyar ister” mantığını sorgulamak ve üniversite sistemini akılcı ve evrensel bir yaklaşımla incelemektir.
bu süreci öğrencilerle birlikte ele almak zorundayız, öğrencilere karşı değil. bu süreci tümüyle ele almak zorundayız lokal ve sınırlı değil. bu süreci birbirimizi anlamak yönünde ele almalıyız, korkutmak ve cezalandırmak yönünde değil.
bugün parayla ödev yaptırma küresel bir sorundur ve eğitimdeki temel sorunun küçük bir parçasıdır. bu sorun belki de anaokulunda başlamakta üniversitelere kadar sürmektedir. bu bağlamda ele alınmazsa da çözümü bulunamaz belki de. bu olayın veya benzerlerinin genel görünümün biz eğiticiler için, her şeyi iyi yapan birleri olarak çocukları terbiye etme süreci olup olmadığını sakince tartışmamız gerekmektedir. anlamak ve paylaşmak dışında çözüme giden bir yöntem yoktur.
bu uzun yazıyı tamamlarken sizlerle paylaşmayı en çok istediğim bölümü sona bıraktım:
kuşlarda beliren bir hastalık ya da akdenizde beliren öldürücü bir yosunla ilgili yayılma veya anormal durum artık çok çabuk farkediliyor ve bu alanla ilgili disiplinler belli bir çözüm üretmeye çalışılıyor. benim yazdıklarımın çoğunun daha yetmişlerde theodor adorno ve umberto eco tarafından çok daha mükemmel ve derin ifadelerle söylenen şeyler. biraz daha aranırsa eski yunan’da ya da hititler’de de benzer düşüncelere rastlanabilir. ancak yirmibirinci yüzyılda yaşadığımız sorunun farklı, bize has, eskiden yaşanmayan ve en önemli tarafı bence şurada gizli; insanlığın tercih ettiği sistemin dünyamızın ekosistemi ve içindeki organizmalar ve canlılar üzerinde yarattığı tahribat, bilgisayarları, inekleri ya da kanatlıları etkileyen yeni virüsler, farklı mikroplar, hastalıklar farkediliyor ve çözülmeye çalışılıyor. görünen o ki; okyanusların kirlenmesinden, yağmur ormanlarının azalmasına, buzulların erimesine ve a gribine uzanan bir çok önemli sorun var. bu sorunlar belli, nedenleri üç aşağı beş yukarı belli, çözümleri de. ancak beyinlerimizin sistemin oluşturduğu hastalıkların çoğu gizli. belki insanlığın çok büyük bir kısmı, bizler de kuşlar ve tavuklar gibi hastalandık ama hastalık beynimizde ve ruhumuzda gizli; belki de sürekli eleştiren ve kendine üstün olma konumunu hak bulan biz eğiticilerin ciddi bir kısmı da hastalanmış olabilir veya kullanım süresi dolmuş bilgilerle maçın uzatmalarını tamamlamaya çalışıyor olabiliriz.
kendimizi ve birbirimizi sağaltmanın yöntemi konusunda çok daha kavrayıcı, birbirimize sarılmamızı gerektiren, birbirimizi dinlememizi gerektiren, birbirimizi anlamaya çalışma tabanına oturmuş arayışlar geliştirmek zorundayız.
örneğin sınav kavramını tümüyle tartışabiliriz, ödevi de. bunların artık olmadığı bir eğitim sistemini de. neden olmasın, belki üniversiteyi de tartışmak gerekiyordur. belki kendimizi ve ne yaptığımızı da.
tavukları korkunç bir vahşilikle itlaf ettik
ama gençleri itlaf edemeyiz veya sınırlanmış bir alana hapsedemeyiz.
Şiir yitince
giderek daha az kullanıyoruz bazı kavramları, kelimeleri. aklımıza daha az geliyorlar ve yaşamın içindeki işlevlerini, doldurdukları yeri “şerefli bir geri çekiliş” olarak adlandırırsak nesnelliğimizi yitireceğimizden korkmamız gereken bir şekilde terkediyorlar. hızla.
sorun dille ilgili bir sorun bir yönüyle, dolayısıyla yaşamla. şairlerin belki de farkedemedikleri şey dilimizin gittikçe azaldığı, hastalandığı. bu nedenle de şiir imkansız artık.
çaresi bulunamayan bir hastalık bu çok doğal olarak da dile bulaşana bir hastalık olduğu için yaşama da bulaşıyor. adetler, geleneklere, selamlaşmalara ya da alışveriş kültürüne, gündelik dile ve sonuçta edebiyata bulaşıyor.
reklamlar bu hastalığın asıl sebebi değil ama ortaya çıkış sebebi ve en büyük taşıyıcısı. reklamlar hastalığın ürediği merkez olan tüketim kültürü tarafından üretiliyor.
reklamların neredeyse hiç birinde biz sıradan insanların “dayanışması ve veya paylaşması” önerilmez. en fazla bizim bir bankayla su satan şirket ya da otomobille dayanışmamız, ya da onların bizimle dayanışması önerilir.
dayanışma ve paylaşma yalnızca reklamlardan mı soyutlandı yoksa yaşamdan mı ya da dilden mi sorusu da çok değerli bir cevap sunmaz bize. aslolan hepsinde hızla yok olmalarıdır.
reklamlar soyut bir kısa film, grafik tasarım ya da metin değildir. dünyanın sahiplerinin bugünü ve geleceği nasıl şekillendirmek istediklerini anlatan manifestolardır. reklamlar geleceğin ekonomik, politik, külürel sistemlerinin nasıl olacağının dünyanın gerçek sahipleri tarafından bize bildirildiği, duyurulduğu, tanıtıldığı, sevdirilip benimsetilmeye çalışıldığı çok önemli yapıtlardır. bu nedenle darbe dönemlerindeki hükümet bildirilerinden daha sık okunur, söylenir ve gösterilirler. bu nedenle dünyanın neredeyse en kabiliyetli ekiplerine yaptırılırlar. reklemları yaptıranlar havaalanlarını yapan ve fabrikalara sahip olanlar, devletleri yöneten ve futbol kulüplerine başkan olanlar, faizleri ve döviz kurlarını belirleyenlerdir. onlar dayanışmamızı ve paylaşmamızı istemiyorlarsa biz bunları yapamayız böylece onlar yaşamda da yok olur. yaşamı ve reklamları belirleyenler aynıdır.
ayağa kalkması ve ateşi bulması insanın diğer hayvanlardan ayrılan yönelerindendir. konuşması ve oyun oynayabilmesi bana göre daha da belirleyici birer insani özelliktir. ateşi bulmasaydı insan bugün oyun oynayacak, şaka yapacak ve şiir yazacak çok daha az sayıda insan kalırdı herhalde ancak salt ateşi bulup ayağa kalkmakla yetinseydi o insan bugünkü insandan çok farklı bir şey olurdu. olsa olsa reklamların bir yüzyıl sonrası için tasavvur ettiği ve inşa etmeye çalıştığı şey olurdu.
kelam kutsaldır. söz uçmaz. yazı uçmaz.
konuşmak kutsaldır. (magazin programlarını, hava durumu ve maç sunucularını, reklam seslendirenleri bir tarafa bırakacak olursak)
belki de bu nedenle bütün öğretiler, bütün dinler, uzak doğu ve batı felsefesi “az” konuşmayı, bir başka deyişle dili ekonomik kullanmayı öğütler.
konuşma da artık alınır satılır bir metaya dönüştü. cep telefonları icad olduktan sonra bugüne kadar dünyada varolmuş bütün öğretilerin tersine bir mesaj vermeye başladı reklamlar: daha çok konuşun, konuşun, konuşun, durmadan konuşun.
dayanışma ve paylaşma kelimlerinin manalarını hatırlıyoruz ama kavramları nasıl uygulayacağımızı unuttuk. eskiyen eşyalarımızı eskiden alamayanlara verirdik, eskiyen eşyanızı geri getirin yenisini daha ucuza alın kampanyalarından sonra unuttuk. kelimeler kirlendi. özgürlük deyince aklımıza bir cep telefonu ve özgür bir kız geliyor. eskiden başka şeyler gelirdi. kelimeler kirlendi.
konuşmayı da unuttuk, birilerinin bize onu da söylemesi gerekiyor artık. ne giyeceğimizi, ne yiyeceğimizi, hangi arabayla nerede tatil yapacağımızı söyleyenlerin bize ne konuşacağımızı da söylemeleri gerekiyor ki bol bol konuşalım ve hatta daha da çok konuşalım, öyle konuşalım ki kontürler yetmesin. nasılsa boşaldı ve kirlendi kelimeler.
Özgür kızdan sonra hiç bir şair “özgür” kelimesini kullanamayacak hiç bir şiirinde.
olağanüstü yaratıcılıkları örneğin kadını ağzında bir fallik simgeyel yaşamını sürdüren bir yaratığa dönüştüren reklamlar kelamın hiç bir kutsallığını bırakmadılar “bağıra bağıra”. Çölleşen edebi alan da bize aralıksız pazarladıkları ürünlerden biri.
herkesin farklı, önemli ve biricik olduğumuz yalanıyla günümüzün insanını o kadar aynılaştırdı ki reklamlar yapılan bir araştırmada 11 ve 19 yaş arası gençlik tarihin hiç bir devresinde bu kadar aynı olmamış; aynı hamburgeri yiyen, aynı kotu giyip aynı kolayı içen.
sonuçta reklamlar kadını bir porno figürü olarak kullanmaya, tüm eski buzdolaplarını toplamaya kara vermiş olabilir. “özgürlük” bir telefon firması ve hiç tanımadığı bir coğrafyada hiç olmadık şekilde gezen bir kızla ve “ideal” bir banka kartıyla özdeşleşmiş ve şiir imkansız hale gelmiş olabilir.
ancak yaşam şiirsiz olabilir mi.
İlhan Berk olmadan evrende insani ve insanla alakalı bir şey yapmak olası mıdır. düşününüz lütfen, yaşamın tarifin düşününüz; ellerinde palalar ve döner bıçakları, bombalar ve tabancalarla haklarını arayan, güçlünün belirlediği, linçin gündelik olay haline geldiği yaşamımızı düşününüz, bizi sürekli taciz eden bir ses ve görüntü bombardımanını düşününüz. bu bizim günlük yaşantımızdır. bu postmodern hayatın resmidir. bu içinden İlhan Berk veya şiir düşüldüğü zaman yaşamın toplamıdır. hepsi budur hayatımızın. bu süreçte çok katlı binaların havalandırmalı salonlarında tartışılan “pack shot”ların payı olabilir en azından bu olasılığı gözden geçirmek zorundayız. şiiri; dayanışmayı ve paylaşmayı öldüreni bulmak zorundayız.
şiiri öldürdüğünüzde bütün yaşam alanlarını da yeniden tarif etmemiz gerkekir; evi ve sokağı da, kenti ve yurdu da...
sokak eskiden kucaklaştığımız, konuştuğumuz ve oyun oynadığımız yerdi, şimdi korktuğumuz bir yere dönüştü diyor Mücella Yapıcı, birbirimizi görmemeye çalışarak evlerimiz kaçtığımız ve pek bakmadığımız bir alan. bütün bunlar biz büyüdüğümüz için böyle değil. ya da çocuklarımız da çocuk olmadan, çocukluklarını yaşamadan büyüdüler. sokaklardan kaçarak verdığımız evlerimiz, doberman ve ışıldaklar bizleri korumayacak, londra’yı, madrid’i, new york’u korumadığı gibi.
gece yarısına kadar sokakta oynayan ve mandalin çiçekleri gibi kokusu hala burnumuzda tüten çocukluğumuzda bizi köpekler korumadı, şimdi çocukların cebine çok konuşmalarını bağıra bağıra emrederek koyduğumuz özgür kızın telefonları da çocuklarımızı korumayacak.
bizi koruyan şiirdi, İlhan Berk’ti, Cemal Süreya, Antonioni, Nazım Hikmet, John Lennon koruyordu bizi. kelamın kutsallığı ve paylaşma, dayanışma koruyordu bizi.
hafızası olmayan bir aterina sürüsüne dönüşmemizin önemli sebeplerini bulmak ve aramak zorundayız. bozulma yalnızca tavuklarda, sulak alanlarda, ormanların kalitesinde değil. insani ve etik alanda da çok benzer hastalıklar var. bunların sebeplerini aramak zorundayız. hem de düşünmemizi, karar vermemizi, insan olmamızı sağlayan araçların da elimizden kaydığı bir süreçte.
dayanışma ve paylaşmayı hatırlamalıyız. çünkü şiirsiz insan olmaz.
sorun dille ilgili bir sorun bir yönüyle, dolayısıyla yaşamla. şairlerin belki de farkedemedikleri şey dilimizin gittikçe azaldığı, hastalandığı. bu nedenle de şiir imkansız artık.
çaresi bulunamayan bir hastalık bu çok doğal olarak da dile bulaşana bir hastalık olduğu için yaşama da bulaşıyor. adetler, geleneklere, selamlaşmalara ya da alışveriş kültürüne, gündelik dile ve sonuçta edebiyata bulaşıyor.
reklamlar bu hastalığın asıl sebebi değil ama ortaya çıkış sebebi ve en büyük taşıyıcısı. reklamlar hastalığın ürediği merkez olan tüketim kültürü tarafından üretiliyor.
reklamların neredeyse hiç birinde biz sıradan insanların “dayanışması ve veya paylaşması” önerilmez. en fazla bizim bir bankayla su satan şirket ya da otomobille dayanışmamız, ya da onların bizimle dayanışması önerilir.
dayanışma ve paylaşma yalnızca reklamlardan mı soyutlandı yoksa yaşamdan mı ya da dilden mi sorusu da çok değerli bir cevap sunmaz bize. aslolan hepsinde hızla yok olmalarıdır.
reklamlar soyut bir kısa film, grafik tasarım ya da metin değildir. dünyanın sahiplerinin bugünü ve geleceği nasıl şekillendirmek istediklerini anlatan manifestolardır. reklamlar geleceğin ekonomik, politik, külürel sistemlerinin nasıl olacağının dünyanın gerçek sahipleri tarafından bize bildirildiği, duyurulduğu, tanıtıldığı, sevdirilip benimsetilmeye çalışıldığı çok önemli yapıtlardır. bu nedenle darbe dönemlerindeki hükümet bildirilerinden daha sık okunur, söylenir ve gösterilirler. bu nedenle dünyanın neredeyse en kabiliyetli ekiplerine yaptırılırlar. reklemları yaptıranlar havaalanlarını yapan ve fabrikalara sahip olanlar, devletleri yöneten ve futbol kulüplerine başkan olanlar, faizleri ve döviz kurlarını belirleyenlerdir. onlar dayanışmamızı ve paylaşmamızı istemiyorlarsa biz bunları yapamayız böylece onlar yaşamda da yok olur. yaşamı ve reklamları belirleyenler aynıdır.
ayağa kalkması ve ateşi bulması insanın diğer hayvanlardan ayrılan yönelerindendir. konuşması ve oyun oynayabilmesi bana göre daha da belirleyici birer insani özelliktir. ateşi bulmasaydı insan bugün oyun oynayacak, şaka yapacak ve şiir yazacak çok daha az sayıda insan kalırdı herhalde ancak salt ateşi bulup ayağa kalkmakla yetinseydi o insan bugünkü insandan çok farklı bir şey olurdu. olsa olsa reklamların bir yüzyıl sonrası için tasavvur ettiği ve inşa etmeye çalıştığı şey olurdu.
kelam kutsaldır. söz uçmaz. yazı uçmaz.
konuşmak kutsaldır. (magazin programlarını, hava durumu ve maç sunucularını, reklam seslendirenleri bir tarafa bırakacak olursak)
belki de bu nedenle bütün öğretiler, bütün dinler, uzak doğu ve batı felsefesi “az” konuşmayı, bir başka deyişle dili ekonomik kullanmayı öğütler.
konuşma da artık alınır satılır bir metaya dönüştü. cep telefonları icad olduktan sonra bugüne kadar dünyada varolmuş bütün öğretilerin tersine bir mesaj vermeye başladı reklamlar: daha çok konuşun, konuşun, konuşun, durmadan konuşun.
dayanışma ve paylaşma kelimlerinin manalarını hatırlıyoruz ama kavramları nasıl uygulayacağımızı unuttuk. eskiyen eşyalarımızı eskiden alamayanlara verirdik, eskiyen eşyanızı geri getirin yenisini daha ucuza alın kampanyalarından sonra unuttuk. kelimeler kirlendi. özgürlük deyince aklımıza bir cep telefonu ve özgür bir kız geliyor. eskiden başka şeyler gelirdi. kelimeler kirlendi.
konuşmayı da unuttuk, birilerinin bize onu da söylemesi gerekiyor artık. ne giyeceğimizi, ne yiyeceğimizi, hangi arabayla nerede tatil yapacağımızı söyleyenlerin bize ne konuşacağımızı da söylemeleri gerekiyor ki bol bol konuşalım ve hatta daha da çok konuşalım, öyle konuşalım ki kontürler yetmesin. nasılsa boşaldı ve kirlendi kelimeler.
Özgür kızdan sonra hiç bir şair “özgür” kelimesini kullanamayacak hiç bir şiirinde.
olağanüstü yaratıcılıkları örneğin kadını ağzında bir fallik simgeyel yaşamını sürdüren bir yaratığa dönüştüren reklamlar kelamın hiç bir kutsallığını bırakmadılar “bağıra bağıra”. Çölleşen edebi alan da bize aralıksız pazarladıkları ürünlerden biri.
herkesin farklı, önemli ve biricik olduğumuz yalanıyla günümüzün insanını o kadar aynılaştırdı ki reklamlar yapılan bir araştırmada 11 ve 19 yaş arası gençlik tarihin hiç bir devresinde bu kadar aynı olmamış; aynı hamburgeri yiyen, aynı kotu giyip aynı kolayı içen.
sonuçta reklamlar kadını bir porno figürü olarak kullanmaya, tüm eski buzdolaplarını toplamaya kara vermiş olabilir. “özgürlük” bir telefon firması ve hiç tanımadığı bir coğrafyada hiç olmadık şekilde gezen bir kızla ve “ideal” bir banka kartıyla özdeşleşmiş ve şiir imkansız hale gelmiş olabilir.
ancak yaşam şiirsiz olabilir mi.
İlhan Berk olmadan evrende insani ve insanla alakalı bir şey yapmak olası mıdır. düşününüz lütfen, yaşamın tarifin düşününüz; ellerinde palalar ve döner bıçakları, bombalar ve tabancalarla haklarını arayan, güçlünün belirlediği, linçin gündelik olay haline geldiği yaşamımızı düşününüz, bizi sürekli taciz eden bir ses ve görüntü bombardımanını düşününüz. bu bizim günlük yaşantımızdır. bu postmodern hayatın resmidir. bu içinden İlhan Berk veya şiir düşüldüğü zaman yaşamın toplamıdır. hepsi budur hayatımızın. bu süreçte çok katlı binaların havalandırmalı salonlarında tartışılan “pack shot”ların payı olabilir en azından bu olasılığı gözden geçirmek zorundayız. şiiri; dayanışmayı ve paylaşmayı öldüreni bulmak zorundayız.
şiiri öldürdüğünüzde bütün yaşam alanlarını da yeniden tarif etmemiz gerkekir; evi ve sokağı da, kenti ve yurdu da...
sokak eskiden kucaklaştığımız, konuştuğumuz ve oyun oynadığımız yerdi, şimdi korktuğumuz bir yere dönüştü diyor Mücella Yapıcı, birbirimizi görmemeye çalışarak evlerimiz kaçtığımız ve pek bakmadığımız bir alan. bütün bunlar biz büyüdüğümüz için böyle değil. ya da çocuklarımız da çocuk olmadan, çocukluklarını yaşamadan büyüdüler. sokaklardan kaçarak verdığımız evlerimiz, doberman ve ışıldaklar bizleri korumayacak, londra’yı, madrid’i, new york’u korumadığı gibi.
gece yarısına kadar sokakta oynayan ve mandalin çiçekleri gibi kokusu hala burnumuzda tüten çocukluğumuzda bizi köpekler korumadı, şimdi çocukların cebine çok konuşmalarını bağıra bağıra emrederek koyduğumuz özgür kızın telefonları da çocuklarımızı korumayacak.
bizi koruyan şiirdi, İlhan Berk’ti, Cemal Süreya, Antonioni, Nazım Hikmet, John Lennon koruyordu bizi. kelamın kutsallığı ve paylaşma, dayanışma koruyordu bizi.
hafızası olmayan bir aterina sürüsüne dönüşmemizin önemli sebeplerini bulmak ve aramak zorundayız. bozulma yalnızca tavuklarda, sulak alanlarda, ormanların kalitesinde değil. insani ve etik alanda da çok benzer hastalıklar var. bunların sebeplerini aramak zorundayız. hem de düşünmemizi, karar vermemizi, insan olmamızı sağlayan araçların da elimizden kaydığı bir süreçte.
dayanışma ve paylaşmayı hatırlamalıyız. çünkü şiirsiz insan olmaz.
Yerel küçük
sosyal reklam ya da KONTRA üretimi gibi toplumu ilgilendiren bir sorun ile ilgili akılcı bir faaliyeti sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin (bilimin) merkez olduğu bir yapıda çözmenin belli bir mantığı olacağı kanısındayım. sivil alandaki belirgin kirlenmeye karşın kaçınılmaz olan budur; bağımsız bir alanda üretilen söz konusu bu faaliyeti şirketler, piyasa, devlet destekleyebilir ama asla merkez olmamalılar.
bu çözümü reklamcıların bugün yaptığı şekilde gerçekleşen bir üretimde aranırsa gelecekte herkesin ihtiyaç duyacağı (ortak) kamuya ait bir değeri (alanı, kaynağı) yok etmiş oluruz ve bunun ikamesi de, yeniden geri kazanılması da çok zor olabilir. bahsettiğim durum ahlaki bir değerlendirmeden çok içme suyu kaynaklarının kirlenmesinin önlenmesi gibi “teknik” ve çok da tercih hakkı bırakmayan bir karardır. sorunları teknik ortaya koyduğum gibi, çözümü de teknik terimlerle ifade etmeye çalışıyorum.
burada önerilen; bilimi ve stk’ları merkez kabul eden bir araştırma ve üretim seçeneği sorunların çözümü değil aslında yalnızca çok ciddi sorunların çözümünün doğruya yakın başlangıç noktasıdır. ancak başka da bir başlangıç noktası yoktur;
bilimsel bir yöntem kullanarak ve bireylerin toplum yarararı için biraraya geldikleri ve başkasının yararına çalışma yaptığı kurumları odak noktasına almadan sosyal reklam veya kontra türü bir şeyin üretimine başlanamaz.
ancak hiç şüphe yok ki Türkiye’de üniversitelerin bilimle ne kadar ilişkili olduğu, stk’ların ve bütün bilimle ilgili kurumların ne kadar bağımsız ya da özerk olduğu da hayli sorunlu bir konudur. kaldı ki sürekli kirlenmeden bahsettiğimiz medya, hukuk, sağlık sistemlerimiz ve meclisimizi oluşturanlar üniversite ve stk’ları da oluşturuyor. bunları japon, macar ya da nijeryalılar kurmuyor, biz kuruyoruz. bu coğrafyanın insanları. bu nedenle üniversite ve stk bazı açılardan bakıldığında ticari dünyaya göre çok daha trajik bir durum içeriyor.
her şeye karşın başka seçeneğimiz yok. büyük şirkeltlerin ve devletin yukarıdan aşağıya örgütlenen ve merkezde periferi üzerine yaptıkları planlarla bu sorunların çözülmesi çok zor. yerelle sağlıklı bir ilişki kurulmasının ya da yerelin önemli sorunlarının çözümü gene yerelde ve periferide kurulan küçük stklardan ve bilim insanlarının bunlarla kuracağı dolaysız ilişkiden geçiyor. bugünkü işleyiş bu son paragrafta anlattığıma hiç benzemiyor.
büyük kentlerde büyük şirketleri destek alarak büyük stk’larca planlanan ekolojik ve sosyal sorumluluk projeleri yerelde uygulanıyor. bunun çok sağlıklı olmadığı bir yüzyıllık denemeyle sabit olmasına karşın işleyiş genelde böyle.
bu çözümü reklamcıların bugün yaptığı şekilde gerçekleşen bir üretimde aranırsa gelecekte herkesin ihtiyaç duyacağı (ortak) kamuya ait bir değeri (alanı, kaynağı) yok etmiş oluruz ve bunun ikamesi de, yeniden geri kazanılması da çok zor olabilir. bahsettiğim durum ahlaki bir değerlendirmeden çok içme suyu kaynaklarının kirlenmesinin önlenmesi gibi “teknik” ve çok da tercih hakkı bırakmayan bir karardır. sorunları teknik ortaya koyduğum gibi, çözümü de teknik terimlerle ifade etmeye çalışıyorum.
burada önerilen; bilimi ve stk’ları merkez kabul eden bir araştırma ve üretim seçeneği sorunların çözümü değil aslında yalnızca çok ciddi sorunların çözümünün doğruya yakın başlangıç noktasıdır. ancak başka da bir başlangıç noktası yoktur;
bilimsel bir yöntem kullanarak ve bireylerin toplum yarararı için biraraya geldikleri ve başkasının yararına çalışma yaptığı kurumları odak noktasına almadan sosyal reklam veya kontra türü bir şeyin üretimine başlanamaz.
ancak hiç şüphe yok ki Türkiye’de üniversitelerin bilimle ne kadar ilişkili olduğu, stk’ların ve bütün bilimle ilgili kurumların ne kadar bağımsız ya da özerk olduğu da hayli sorunlu bir konudur. kaldı ki sürekli kirlenmeden bahsettiğimiz medya, hukuk, sağlık sistemlerimiz ve meclisimizi oluşturanlar üniversite ve stk’ları da oluşturuyor. bunları japon, macar ya da nijeryalılar kurmuyor, biz kuruyoruz. bu coğrafyanın insanları. bu nedenle üniversite ve stk bazı açılardan bakıldığında ticari dünyaya göre çok daha trajik bir durum içeriyor.
her şeye karşın başka seçeneğimiz yok. büyük şirkeltlerin ve devletin yukarıdan aşağıya örgütlenen ve merkezde periferi üzerine yaptıkları planlarla bu sorunların çözülmesi çok zor. yerelle sağlıklı bir ilişki kurulmasının ya da yerelin önemli sorunlarının çözümü gene yerelde ve periferide kurulan küçük stklardan ve bilim insanlarının bunlarla kuracağı dolaysız ilişkiden geçiyor. bugünkü işleyiş bu son paragrafta anlattığıma hiç benzemiyor.
büyük kentlerde büyük şirketleri destek alarak büyük stk’larca planlanan ekolojik ve sosyal sorumluluk projeleri yerelde uygulanıyor. bunun çok sağlıklı olmadığı bir yüzyıllık denemeyle sabit olmasına karşın işleyiş genelde böyle.
Tehlikeli gidiş
propaganda filmleri son yüzyılın ikinci yarısında çok hızlı bir "format" değişimi yaşadı.
bu değişimin alanı ve en belirgin özelliği “estetik” arayışın doğal ve öngörülemeyen sürprizleri değildi.
asıl büyük değişim bu filmlerinin sürelerinin kısalmasıydı. bir başka deyişle filmlerin hızlanmasıydı.
bu değişim süreçlerinde sosyal ve çevresel gereksinimlerin mi yoksa çok sık olduğu gibi ekonomik yapının ve ticari konjonktürün mü daha yoğun rol oynadığı açıkcası benim kafamda da çok sarih değil.
bu yazı özellikle de “sosyal reklam”, ya da “sosyal amaçlı film” düşünüldüğünde şu anda bulunduğumuz caddeye açılan tüm sokakların sorunlu olabileceğine dair bir uyarı yazısı.
günümüzde propaganda filmlerinin özellikle televizyonda sık kullanılan türüne "reklam" deniyor. başlı başına bir program reklamlar ve televizyonun en önemli programı. açık olanları ve gizli olanları var.
haberler, ekonomi, eğlence programları ve kuşak programları ve yarışmalar ve aklınıza gelecek neredeyse her program bir reklam programı televizyonda.
televizyonda “hava durumu” bile bir reklam programıdır; sunucunun giydiği elbise bir firmanındır ve bu bazan bir logoyla belirtilir bazan da sunucunun üstünde durması yeterli olur ya da bununla yetinilir. anlaşmanın şartlarıyla ilgili ayrıntılardır bunlar...
son bir kaç sene içinde "sosyal reklam" ya da “sosyal sorumluluk kampanyası” süreçte sıklaşarak kullanılıyor. bunu yani sosyal reklamın kullanılacağını daha önceden (çok doğal olarak) öngörmek olasıydı ve bu gerçekleşiyor şimdi. batıda olanlara bir on yıl ekleyip beklemek yetiyor bazan ülkemizde olacaklarla ilgili öngörüde bulunmak için.
son iki ay içinde bir çikolata firmasının ve bir bankanın reklamları; batılı üretim biçimleri ve kavramların bu coğrafyaya ulaşırken batıdaki kirliliği ve açmazının da ötesinde kirlendiğine ve tehlike barındırdığına dair kuşkularımı arttırdı.
sanıyorum kent firmasının çikolata reklamında (insanları çocuk esirgeme kurumundaki öksüz çocukları bayramda ve sürekli daha sık ziyaret etmeye ve onlarla ilgilenmeye ikna etmeye çalışan bir reklam; çok estetik, çok iyi imkanlarla çekildiği belli olan, çok etkileyici bir çalışma / en azından bana göre) buradaki tehlike firmanın logosunun görüntü içinde olması.
kesme ile film bitip siyaha düşüldüğünde firmanın logosu konulsa sorun bir anlamda çözülecektir. (ki siyaha fade –yavaş yavaş kararma- ile düşüldüğünde bile eleştirilecek şeyler var). fakat bu logonun filmin içine konmasının daha tehlikeli örneği hemen aynı anda üreretilmiş ve şu günlerde sıklıkla televizyonlarda gösterilen bir banka (sanıyorum vakıfbank) reklamında görülmekte; bu reklamda sokakta yaşayan çocuklarla ilgili bankanın bir vakıfla ilgili yaklaşımı ve desteği anlatılırken filmin sonunda ya bir kaydırmayla ya da bir zoom out ile açıkta beton bir merdivende uyuyan bir çocuğun görüntüsünün arkasında bankanın bir şubesinin giriş kapısı veya bankamatiği görülüyor. bu görüntü kurumla ilinti kurma açısından diğer çikolata reklamında kullanılan logodan da daha büyük (iri) ve önemli bir görüntü.
dünyanın bir çok yerinde devlet, çok uluslu şirketler ve ulusal şirketler sosyal reklamları destekler ve bunu da reklamın sonunda belirtirler. bunu yapılışı batıda genellikle benzer formatların kullanımında kesme ile siyaha düşüldüğünde yorumsuz bir logo ya da cümle ile oluyor. aksine örnekler bulunursa bu benim savımı çürütmez.
ancak eğer ticari marka (mamul, ürün, kurum, hizmet her neyse) sosyal reklamın içine sokulmaya başlanırsa; öykünün içine sokulmaya başlanırsa (görsel ya da sözel olarak) bunun sonu gelmez.
sosyal reklamın daracık temiz alanı sonsuz bir yalanlar çağı olan çağımızda doğruyu söylemek için kirletilmeden saklanması gereken son alanlardan biri. içinde yaşadığımız çağda her gün gördüğümüz gibi (ırak) insanlar düşmanlarını öldürmekle (ki öldürme eyleminin insanlık dışı bir durum olduğu konusunda hiç birimizin şüphesi olamaz) yetinmiyor; cansız bedenlerin üzerinde zıplıyor veya o bedenleri parçalıyor, eziyor. insanlar başka insanların bulunduğu kafelere, çalışma ve ibadet etme alanlarına bomba yüklü kamyonlarla dalıyor. her türlü çevresel ve sosyal sorun şiddetini artırarak yaşam alanlarımızı zorluyor. kısacası insanların ve kurumların- doğruları bildiğini- toplulukların ve bireylerin daha mutlu sağlıklı yaşamalarını dilediklerini ve bunu sağlamanın yollarını bildiklerini ve bu yolda destek verdiklerini savunanların (devlet, çok uluslu şirketler ulusal şirketler ve onların reklamcıları –ajanslarprodüksiyonşirketlerkreatifdirektörlerprodüktörlermetinyazarlarısenaristleröz
günmüzikçilerkurgucular…) o doğruları söylemek için kirletmeden (daha fazla kirletmeden) saklamaları gereken bir alana şiddetle ve çok ciddi olarak ihtiyaçları var. bu alana herkesin ihtiyacı var ve aslında bu alan herkesin… bu alana hem etken hem edilgen olarak ihtiyacımız var. o nedenle (belki de bu tür sosyal filmlerde ideal olanı yalnızca desteklenen STKnın logosunu olması veya yalnızca sorunun ortaya konması olsa da) firmaların bir an önce öykünün içine görsel olarak karışmaktan vaz geçip alandaki kirlenmeyi durdurmaları ve logolarını kesme ile siyaha geçilmiş alanda mümkünse sessiz ve yanına bir şeyler eklemeden kullanmaları gerekmektedir.
niçin acil, niçin bu gerekiyor; şunun için bugün yalnızca bir çikolata firması ilgilendiği bir sosyal ya da ekolojik sorunla ilgili parasını ödediği filmin içine logosunu koyabilir yarın da bir banka bankamatik kulübesini gösterir bir başka gün bir diğeri alzheimer hastalarına sattığı tişortu giydirir öbür gün lösemi hastalarına bir diğeri sattığı yoğurdu yedirir bir diğeri cinsel tacize uğramış bir çocuğun yanına sattığı tamponun kutusunu yerleştirir, bir başkası şizofreni hastalarına sattığı kot pantolonu giydirir ve gösterir. bunları öykünün içine koyar ve öyküyle birlikte bir bütünmüş gibi sunar... işte o zaman bu alan da tekrar temizlenmemek üzere kirlenmiş olur; insanlar kendilerine bir şey mi satılmak isteniyor yoksa toplumsal veya çevresel bir soruna mı dikkat çekiliyor şaşırırlar.
reklam sektörü belli zorlukları yaşıyor olabilir; belki de yaşıyordur ve bu zorluk da kimbilir hemen hepsi neredeyse aynı olana bin türlü araba markasından birini diğerlerinden farklıymış gibi pazarlamanın ya da öne çıkarmanın temel amaç olduğu bir reklam oluşturmanın çılgınlığı ve güçlüğü olabilir, bilemiyorum.
belki de sosyal reklam bu anlamda cazip geliyor ve kullanılacak. ancak gerçekten de bu alanı çok sakınarak kullanmak gerekir; bu alan da battal olur ve kullanılmaz hale gelirse doğruları söyleyecek başka hiç bir yer yok. bugün fevkalade çalışan bedenleriniz yarın sizlere bir oyun oynadığında özürlü oluverirsiniz işte o zaman bu doğru söylemek için saklanan alanın önemi daha iyi anlaşılır. aslolan ve önemli olan bu trajik olguyu beklemeden, örneğin özürlülerin yararına kullanılması gereken bu alanın önemini özürlü olmadan anlamak ve bu alanı temiz tutmaya çalışmaktır. çok geç olmadan bunu tartışmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum nerdeyse tamamen çökmüş olan eğitim sistemimizi, sağlık ve hukuk sistemimizi tartışmak zorundayız.
her şeyi tartışmak zorundayız. bu ülkedeki bazı televizyon yöneticilerinin reklamla sosyal reklam arasındaki farkı; kanala para ödenerek gösterilen veya parasız gösterilen reklam olarak ayırdığı ve parası verilen hiç bir reklama biz dokunmayız ve içeriğine karışmayız diyebildiği de düşünülürse; alanın en yeteneklilerinin istihdam edildiği yer olan reklam sektöründeki çok zeki ve yetenekli insanlar şunu tartışmak zorundalar;
yarın töre cinayetlerinin durdurulması ile ilgili bir sosyal reklam üretmek için bir otomobil firması para verdiğinde ve öldürülen kadının cesedinin kendi ürettiği arabada taşınacağı bir senaryo dilediğinde ve direttiğinde ne tepki vereceğini yalnızca o filmin yönetmeni yapımcısı değil ama ışıkcı sette çalışan aşcı veya çaycı da düşünmek durumundadır.
bugün hızla buraya gidiliyor korkusunu duyuyorum…
bu korkumu paylaşmak istedim; çok geç olmadan…
çok güncel bir örnek olan bir petrol istasyonu reklamında bir ayı tarkan’ın yolunu açıyor, yola düşen kütüğü kenara çekiyor ve petrol istasyonunun çevre duyarlığı vurgulanmaya çalışılıyor. çok yakın bir zamanda bu sosyal reklam alanlarını şirketler öylesine yoğun işgal edecekler ki örneğin; çevreyi kirleten atıkların veya tiner kullanan çocukların oluşmasına ve çoğalmasına yol açan sosyal sorunların sebebi (müsebbibi) olarak yalnızca sin, ben ve çok sevilen tabirle sıradan insan kalacak. dünyayı ahlaken ve çevre olarak bu hale dev çok uluslu şirketler değil hasan, ayşe, mary, michael, dietmar, olga, muhammed getirmiş olacak.
burada bir çözüm varsa (yok galiba) o da sosyal konularda para koyan ve destek veren şirketlerin sosyal içerikli reklamları üretirken ve kullanırken belirli ahlaki ilkeler içinde davranmaları. yoksa bu alan da çok kısa sürede bitecek. yaratıcı gurubun bu tür bir üretimde para verenden ahlaki olarak bağımsız bir noktada bu üretimi yapması çözümün çok önemli bir parçasıdır.
bir yönetmenin doğal su kaynaklarının kirlenmemesi konusunda uğraşan bir ngo stk ile bir film yaratma çabasına girmesi ve bu filmin parasının bir şirket tarafından verilmesi ve filmin bittiği noktada siyah üzerinde bu firmanın logosunun gösterilmesi çok başka bir şeydir. bütün bu sosyal filmin yapım sürecinin o firmanın reklamı olarak oluşması ve gerçekleşmesi çok başka bir şeydir.
birinci süreçte yönetmen ve ngo-stk bir çok konuda çevrsel ve etik olarak firmayla hesaplaşabilir, zorlayabilir, ikna edebilir, vaz geçebilir. hatta firmanın desteğini o firma uygun olmadığı için baştan reddedebilir. bu süreç sağlıklı yaşanma ihtimali olan, öğrenme, ikna etme, ikna olma gibi insani kavramları barındırması muhtemel bir süreçtir.
ikinci süreçte her şey o firma adına satın alınmış bir süreç ve emek bütünüdür ve patron ne isterse o olur. bu bir sosyal film oluşturma süreci değil bir yıkama; arındırma, aklama sürecine daha yakın; en azından böyle tehlikeleri ciddi olarak barındıran bir süreçtir.
mutlaka belirtmem gereken çok önemli bir nokta da aslında ngo ve stk adı altında toplanan kuruluşların büyük çoğunluğunun da belli bir kirlenme yaşadığı gerçeğidir. yani bir stk devreye girdiğinde bütün sorunlar çözülmüyor. ancak bütün bunlara karşın bu sosyal film üretim süreci bu stkların iyi çalışan, temiz ve ahlaklı olanlarını kontrolünde ve izah ettiğim şekilde (veya buna benzer bir anlayışta) gerçekleşmelidir. böyle stklar (ngo) var. ulusal ve yabancı örnekleri mevcut.
bizler denizleri, toprakları çabuk kirletebilen insanlar olduğumuzu bu coğrafyada yarım yüzyılda kanıtladık; sanal ve kavramsal alanlar da çok önemli belki koruyabiliriz...
bu değişimin alanı ve en belirgin özelliği “estetik” arayışın doğal ve öngörülemeyen sürprizleri değildi.
asıl büyük değişim bu filmlerinin sürelerinin kısalmasıydı. bir başka deyişle filmlerin hızlanmasıydı.
bu değişim süreçlerinde sosyal ve çevresel gereksinimlerin mi yoksa çok sık olduğu gibi ekonomik yapının ve ticari konjonktürün mü daha yoğun rol oynadığı açıkcası benim kafamda da çok sarih değil.
bu yazı özellikle de “sosyal reklam”, ya da “sosyal amaçlı film” düşünüldüğünde şu anda bulunduğumuz caddeye açılan tüm sokakların sorunlu olabileceğine dair bir uyarı yazısı.
günümüzde propaganda filmlerinin özellikle televizyonda sık kullanılan türüne "reklam" deniyor. başlı başına bir program reklamlar ve televizyonun en önemli programı. açık olanları ve gizli olanları var.
haberler, ekonomi, eğlence programları ve kuşak programları ve yarışmalar ve aklınıza gelecek neredeyse her program bir reklam programı televizyonda.
televizyonda “hava durumu” bile bir reklam programıdır; sunucunun giydiği elbise bir firmanındır ve bu bazan bir logoyla belirtilir bazan da sunucunun üstünde durması yeterli olur ya da bununla yetinilir. anlaşmanın şartlarıyla ilgili ayrıntılardır bunlar...
son bir kaç sene içinde "sosyal reklam" ya da “sosyal sorumluluk kampanyası” süreçte sıklaşarak kullanılıyor. bunu yani sosyal reklamın kullanılacağını daha önceden (çok doğal olarak) öngörmek olasıydı ve bu gerçekleşiyor şimdi. batıda olanlara bir on yıl ekleyip beklemek yetiyor bazan ülkemizde olacaklarla ilgili öngörüde bulunmak için.
son iki ay içinde bir çikolata firmasının ve bir bankanın reklamları; batılı üretim biçimleri ve kavramların bu coğrafyaya ulaşırken batıdaki kirliliği ve açmazının da ötesinde kirlendiğine ve tehlike barındırdığına dair kuşkularımı arttırdı.
sanıyorum kent firmasının çikolata reklamında (insanları çocuk esirgeme kurumundaki öksüz çocukları bayramda ve sürekli daha sık ziyaret etmeye ve onlarla ilgilenmeye ikna etmeye çalışan bir reklam; çok estetik, çok iyi imkanlarla çekildiği belli olan, çok etkileyici bir çalışma / en azından bana göre) buradaki tehlike firmanın logosunun görüntü içinde olması.
kesme ile film bitip siyaha düşüldüğünde firmanın logosu konulsa sorun bir anlamda çözülecektir. (ki siyaha fade –yavaş yavaş kararma- ile düşüldüğünde bile eleştirilecek şeyler var). fakat bu logonun filmin içine konmasının daha tehlikeli örneği hemen aynı anda üreretilmiş ve şu günlerde sıklıkla televizyonlarda gösterilen bir banka (sanıyorum vakıfbank) reklamında görülmekte; bu reklamda sokakta yaşayan çocuklarla ilgili bankanın bir vakıfla ilgili yaklaşımı ve desteği anlatılırken filmin sonunda ya bir kaydırmayla ya da bir zoom out ile açıkta beton bir merdivende uyuyan bir çocuğun görüntüsünün arkasında bankanın bir şubesinin giriş kapısı veya bankamatiği görülüyor. bu görüntü kurumla ilinti kurma açısından diğer çikolata reklamında kullanılan logodan da daha büyük (iri) ve önemli bir görüntü.
dünyanın bir çok yerinde devlet, çok uluslu şirketler ve ulusal şirketler sosyal reklamları destekler ve bunu da reklamın sonunda belirtirler. bunu yapılışı batıda genellikle benzer formatların kullanımında kesme ile siyaha düşüldüğünde yorumsuz bir logo ya da cümle ile oluyor. aksine örnekler bulunursa bu benim savımı çürütmez.
ancak eğer ticari marka (mamul, ürün, kurum, hizmet her neyse) sosyal reklamın içine sokulmaya başlanırsa; öykünün içine sokulmaya başlanırsa (görsel ya da sözel olarak) bunun sonu gelmez.
sosyal reklamın daracık temiz alanı sonsuz bir yalanlar çağı olan çağımızda doğruyu söylemek için kirletilmeden saklanması gereken son alanlardan biri. içinde yaşadığımız çağda her gün gördüğümüz gibi (ırak) insanlar düşmanlarını öldürmekle (ki öldürme eyleminin insanlık dışı bir durum olduğu konusunda hiç birimizin şüphesi olamaz) yetinmiyor; cansız bedenlerin üzerinde zıplıyor veya o bedenleri parçalıyor, eziyor. insanlar başka insanların bulunduğu kafelere, çalışma ve ibadet etme alanlarına bomba yüklü kamyonlarla dalıyor. her türlü çevresel ve sosyal sorun şiddetini artırarak yaşam alanlarımızı zorluyor. kısacası insanların ve kurumların- doğruları bildiğini- toplulukların ve bireylerin daha mutlu sağlıklı yaşamalarını dilediklerini ve bunu sağlamanın yollarını bildiklerini ve bu yolda destek verdiklerini savunanların (devlet, çok uluslu şirketler ulusal şirketler ve onların reklamcıları –ajanslarprodüksiyonşirketlerkreatifdirektörlerprodüktörlermetinyazarlarısenaristleröz
günmüzikçilerkurgucular…) o doğruları söylemek için kirletmeden (daha fazla kirletmeden) saklamaları gereken bir alana şiddetle ve çok ciddi olarak ihtiyaçları var. bu alana herkesin ihtiyacı var ve aslında bu alan herkesin… bu alana hem etken hem edilgen olarak ihtiyacımız var. o nedenle (belki de bu tür sosyal filmlerde ideal olanı yalnızca desteklenen STKnın logosunu olması veya yalnızca sorunun ortaya konması olsa da) firmaların bir an önce öykünün içine görsel olarak karışmaktan vaz geçip alandaki kirlenmeyi durdurmaları ve logolarını kesme ile siyaha geçilmiş alanda mümkünse sessiz ve yanına bir şeyler eklemeden kullanmaları gerekmektedir.
niçin acil, niçin bu gerekiyor; şunun için bugün yalnızca bir çikolata firması ilgilendiği bir sosyal ya da ekolojik sorunla ilgili parasını ödediği filmin içine logosunu koyabilir yarın da bir banka bankamatik kulübesini gösterir bir başka gün bir diğeri alzheimer hastalarına sattığı tişortu giydirir öbür gün lösemi hastalarına bir diğeri sattığı yoğurdu yedirir bir diğeri cinsel tacize uğramış bir çocuğun yanına sattığı tamponun kutusunu yerleştirir, bir başkası şizofreni hastalarına sattığı kot pantolonu giydirir ve gösterir. bunları öykünün içine koyar ve öyküyle birlikte bir bütünmüş gibi sunar... işte o zaman bu alan da tekrar temizlenmemek üzere kirlenmiş olur; insanlar kendilerine bir şey mi satılmak isteniyor yoksa toplumsal veya çevresel bir soruna mı dikkat çekiliyor şaşırırlar.
reklam sektörü belli zorlukları yaşıyor olabilir; belki de yaşıyordur ve bu zorluk da kimbilir hemen hepsi neredeyse aynı olana bin türlü araba markasından birini diğerlerinden farklıymış gibi pazarlamanın ya da öne çıkarmanın temel amaç olduğu bir reklam oluşturmanın çılgınlığı ve güçlüğü olabilir, bilemiyorum.
belki de sosyal reklam bu anlamda cazip geliyor ve kullanılacak. ancak gerçekten de bu alanı çok sakınarak kullanmak gerekir; bu alan da battal olur ve kullanılmaz hale gelirse doğruları söyleyecek başka hiç bir yer yok. bugün fevkalade çalışan bedenleriniz yarın sizlere bir oyun oynadığında özürlü oluverirsiniz işte o zaman bu doğru söylemek için saklanan alanın önemi daha iyi anlaşılır. aslolan ve önemli olan bu trajik olguyu beklemeden, örneğin özürlülerin yararına kullanılması gereken bu alanın önemini özürlü olmadan anlamak ve bu alanı temiz tutmaya çalışmaktır. çok geç olmadan bunu tartışmak zorunda olduğumuzu düşünüyorum nerdeyse tamamen çökmüş olan eğitim sistemimizi, sağlık ve hukuk sistemimizi tartışmak zorundayız.
her şeyi tartışmak zorundayız. bu ülkedeki bazı televizyon yöneticilerinin reklamla sosyal reklam arasındaki farkı; kanala para ödenerek gösterilen veya parasız gösterilen reklam olarak ayırdığı ve parası verilen hiç bir reklama biz dokunmayız ve içeriğine karışmayız diyebildiği de düşünülürse; alanın en yeteneklilerinin istihdam edildiği yer olan reklam sektöründeki çok zeki ve yetenekli insanlar şunu tartışmak zorundalar;
yarın töre cinayetlerinin durdurulması ile ilgili bir sosyal reklam üretmek için bir otomobil firması para verdiğinde ve öldürülen kadının cesedinin kendi ürettiği arabada taşınacağı bir senaryo dilediğinde ve direttiğinde ne tepki vereceğini yalnızca o filmin yönetmeni yapımcısı değil ama ışıkcı sette çalışan aşcı veya çaycı da düşünmek durumundadır.
bugün hızla buraya gidiliyor korkusunu duyuyorum…
bu korkumu paylaşmak istedim; çok geç olmadan…
çok güncel bir örnek olan bir petrol istasyonu reklamında bir ayı tarkan’ın yolunu açıyor, yola düşen kütüğü kenara çekiyor ve petrol istasyonunun çevre duyarlığı vurgulanmaya çalışılıyor. çok yakın bir zamanda bu sosyal reklam alanlarını şirketler öylesine yoğun işgal edecekler ki örneğin; çevreyi kirleten atıkların veya tiner kullanan çocukların oluşmasına ve çoğalmasına yol açan sosyal sorunların sebebi (müsebbibi) olarak yalnızca sin, ben ve çok sevilen tabirle sıradan insan kalacak. dünyayı ahlaken ve çevre olarak bu hale dev çok uluslu şirketler değil hasan, ayşe, mary, michael, dietmar, olga, muhammed getirmiş olacak.
burada bir çözüm varsa (yok galiba) o da sosyal konularda para koyan ve destek veren şirketlerin sosyal içerikli reklamları üretirken ve kullanırken belirli ahlaki ilkeler içinde davranmaları. yoksa bu alan da çok kısa sürede bitecek. yaratıcı gurubun bu tür bir üretimde para verenden ahlaki olarak bağımsız bir noktada bu üretimi yapması çözümün çok önemli bir parçasıdır.
bir yönetmenin doğal su kaynaklarının kirlenmemesi konusunda uğraşan bir ngo stk ile bir film yaratma çabasına girmesi ve bu filmin parasının bir şirket tarafından verilmesi ve filmin bittiği noktada siyah üzerinde bu firmanın logosunun gösterilmesi çok başka bir şeydir. bütün bu sosyal filmin yapım sürecinin o firmanın reklamı olarak oluşması ve gerçekleşmesi çok başka bir şeydir.
birinci süreçte yönetmen ve ngo-stk bir çok konuda çevrsel ve etik olarak firmayla hesaplaşabilir, zorlayabilir, ikna edebilir, vaz geçebilir. hatta firmanın desteğini o firma uygun olmadığı için baştan reddedebilir. bu süreç sağlıklı yaşanma ihtimali olan, öğrenme, ikna etme, ikna olma gibi insani kavramları barındırması muhtemel bir süreçtir.
ikinci süreçte her şey o firma adına satın alınmış bir süreç ve emek bütünüdür ve patron ne isterse o olur. bu bir sosyal film oluşturma süreci değil bir yıkama; arındırma, aklama sürecine daha yakın; en azından böyle tehlikeleri ciddi olarak barındıran bir süreçtir.
mutlaka belirtmem gereken çok önemli bir nokta da aslında ngo ve stk adı altında toplanan kuruluşların büyük çoğunluğunun da belli bir kirlenme yaşadığı gerçeğidir. yani bir stk devreye girdiğinde bütün sorunlar çözülmüyor. ancak bütün bunlara karşın bu sosyal film üretim süreci bu stkların iyi çalışan, temiz ve ahlaklı olanlarını kontrolünde ve izah ettiğim şekilde (veya buna benzer bir anlayışta) gerçekleşmelidir. böyle stklar (ngo) var. ulusal ve yabancı örnekleri mevcut.
bizler denizleri, toprakları çabuk kirletebilen insanlar olduğumuzu bu coğrafyada yarım yüzyılda kanıtladık; sanal ve kavramsal alanlar da çok önemli belki koruyabiliriz...
Kirlenmek güzel değildir
dünyanın bir çok gelişmiş ülkesinde, 2008 yılının yedi temmuz gecesi çok ünlü önemli şarkıcılar küresel ısınmaya karşı bir konser verdiler –büyük çoğunluğu batılı, ya da batılıya dönüştürülmüş doğulu ve büyük çoğunluğu erkek. (ekolojik bir konseptte karşımıza çıkan en tehlikeli guruba ait erkekler, bu datalara sahip erkekler tüketim anlamında da en sınır tanımayan gurup: beyaz 20-40 yaş arası ve çok başarılı, büyük çoğunluğu beyaz ya da beyazlaşmış siyah)
bütün bu kutlamaların önemli bir noktasında al gore var. bu yıl belgesel dersinde öğrencilerle birlikte çok önemli bir eğitim malzemesi olarak kullandığımız “uygunsuz gerçek” belgeselinin yönetmeni ve kahramanı. biz bu belgeseli“belgesel nasıl yapılmaz” konusunun görsel malzemesi olarak inceledik. bir belgeselden çok bir seçim propagandası filmine benziyordu ancak 1950 veya 1960 yıllarında kullanılabilecek cinsten çok demode bir propaganda filmi. günümüzün en bilinçsiz izleyicisini bile normal şartlarda beş dakika bile ekran karşısında tutamayacak kadar zayıf bir yapıya, anlatıma, estetiğe sahip.
bu arada bu film en iyi belgesel oscarı aldı.
batılı dostlarımız ellerine sağlık, (yedi temmuz gecesi konser arasında sık sık gösterdiler) sıradan batılı vatandaşlardan topladıkları paralarla daha kısa formatta propoganda filmleri yapmışlar (bildiğiniz gibi benzerlerimiz olan “batılı sıradan insanların” cebinde normal şartlarda biz “doğulu sıradan insanlara” oranla biraz daha fazla para olabiliyor. bu para da büyük oranda o batılı ülkenin doğulu ülkeye onyıllardır sattığı silah ya da başka bir şeyden elde edildiği için o parada bizim de hakkımız var desek de bunu kimse ciddiye almayacaktır o yüzden bunu geçelim) bu propaganda filmlerini batılı yönetmenler yapmış doğal olarak
–ki bu hep böyle olur: böylece üretim sürecinde kullanılacak para içeride kalır ve üretim canlanır. otuz saniyelik ya da bir dakikalık görsel olarak hayli kaliteli üretilmiş bu filmlerdeki ana tema şu: adı ne olursa olsun walter, muhammed, ayşe, ha jin veya hanalore veya isabel sıradan adam bulaşıklarını makinede yıkar ve televizyonunu stand by’a almak yerine tamamen kapatırsa küresel ısınma denen bu büyük musibetten kurtulacağız. bu nedenle de zaten “küresel ısınma” dediğimiz bu büyük dert başımıza herhalde bu sıradan insanların sardığı bir dert. (maalesef bunlar yani “her renkteki sıradan insanlar” yani bizler, sen ben o biraz aptalızdır, biraz aptal olmasak ya ana akım bir televizyon kanalı sahibi ya amerika başkan adayı ya da artık ingilizce söyleyen bir zamanki ruhunu tamamen yitirmiş saç rengi, dansı ve melodileri herkes gibi olmuş aslen doğulu bir sanatçı olurduk) anlaşılan biz sıradan insanlar yüzünden maruz kaldığımız bu büyük sorunu gene bizim çözmemiz gerekiyor. bu nedenle bütün kampanyalar onların, sıradan insanın kabahati üzerine inşa edilmiş.
hakikaten de benim baktığım noktadan bugün görülen korkunç manzara şudur: abd ve tüm diğer gelişmiş batılı ülkeler, her plağı bir kaç milyon satan bir kaç şarkıcı, çok büyük bazıları çok uluslu televizyon kanalları ve çokuluslu şirketler hep bir olmuş çaresizce “sıradan adam” tarfından televizyonlarını stand by’da bırakan ve uçakla tatile çıkan ve gerektiği kadar bisiklete binmeyen veya yürümeyen, çalışma odasındaki ampülü bir an önce daha az enerji sarfeden bir ampülle değiştirmeyen ve daha da beteri biraz uzun duş yapan çok afedersiniz aptal ve bencil “sıradan insan” tarfından dünyanın başına musallat edilmiş “küresel ısınma” musibetiyle uğraşmaya çalışmaktadır.
aslına bakarsanız tek bir örnek vermek gerekirse gerçek durum biraz farklıdır. bazı uzmanlar tarafından “dünyanın en zararlı ve yıkıcı projesi” olarak kabul edilen kanada’nın kuzey alberta eyaletindeki (tarr sand) zift kumu dediğimiz petrol alanının çalışmaya devam etmesi halinde dünyadaki bütün diğer belirleyenler kabul edilir seviylere inse bile küresel ısınma durmayacaktır. bu yöredeki kumdan petrolü ayrıştırma işlemi ve kullanılan alanın korkutucu boyutları yazıyla anlatmakta sorun yaşatacak cesamettedir. hiç şüphesiz dünyayı bireylerden çok daha fazla devletler ve büyük şirketler yönetiyor. (küçük güzeldir)
ancak bu sosyal kampanyaların genel mesajları bunun tam tersi bir mesaja odaklanıyor. büyük bir gayretle ne yaptığının farkında olmayan biryin yerküreye verdiği zararı önelmeye çalışan dev şirketler ve özellikle de bu gayretin diğer lokomotifi ve finans sağlayıcısı birinci dünya ülkeleri, G8. onlar bizi ve dünyayı sıradan insanın batırdığı çukurdan büyük bir gayretle çıkarmaya uğraşıyorlar. önümüzdeki süreçlerde de yeni filmlerle, yeni konserlerle hem şu fani dünyadan biraz daha tad alacaklar hem de dünyayı düze çıkaracaklar.
gerçekten de manzara çok açık şu sıradan insanlar biraz az enerji harcamayı öğrense silah fabrikaları, otomobil fabrikları, deterjan fabrikaları daha iyi ve yoğun çalışacak, yeni savaşlarla daha fazla silah satılacak artan bu ticaret hacmiyle televizyonlara daha fazla reklamlar verilecek vetüketim kültürü dediğimiz teker daha hızlı ve güzel dönecek.
bütün bunlar için ne olur birazcık kısa duş alsak yani, kokar mıyız.
bu yüce kampanyalara doğulu arkadaşlar da el verecek merkeze biraz daha yakın ve tuzu kuru diye de tanımlayabileceğimiz bazı genç arkadaşlar üzerinde en çok delik olan blucinlerin giyip rio’ya, kyoto’ya, oraya buraya gidip gösteriler yapacaklar. düşünün yani bu doğulu aktivist arkadaşların dünyayı biz “sıradan insanların” yarattığı kağostan çıkarabilmek için katlandıklarına, o hep aynı arkadaşlar, insan hakları derneklerinden, tabipler odalarından, sendikalardan, üniversitelerden, radyolardan, haber ajanslarından hep aynı arkadaşlar; almanyalara efendime söyleyeyim fransalara, brezilyalara, japonyalara gidip, onca yolu tepip bizim yerimize, bizi temsilen bu yüce çabada batılı arkadaşlarının yanında yer alacaklar ve “sıradan insana” yani sana, bana şunu söyleyecekler: hey sen bak o ampülü bir an önce daha az enerji kullananla değiştir ve bu küresel ısınma işini bitirelim.
bob geldoff önderliğindeki bu güzel batılı arkaşların çabaları bugünle sınırlı değil. “1980lerde çok kıymetli bob geldoff yalnızca hristiyan dünyaya hitap eden “band aid” karşıtı konserler yaparak kahraman olmuştu. “daha sonra” da fakirlik karşıtı “live aid” konserleri başladı. ama bütün bunların sonunda bob geldoff’un kendi etrafında ördüğü mit ve oluşan büyük ünü dışıda ne etiopya’daki ne de afrika’daki açlık çözülmedi. şimdi sıra iklim değişikliğine geldi. gene aynı güzel batılı arkadaşlar aynı konsept üzerinden kendilerini rahatlatıyorlar. doğulular ne yapıyor, onların içlerinden seçilen hep aynı yedi kişi bu konsepti kayıtsız şartsız onaylayarak kendi ülkelerinin kültürüne ve diline bu çözümsüzlük süreçlerinin repliklarını naklediyor ve uyguluyorlar.
bütün bu kutlamaların önemli bir noktasında al gore var. bu yıl belgesel dersinde öğrencilerle birlikte çok önemli bir eğitim malzemesi olarak kullandığımız “uygunsuz gerçek” belgeselinin yönetmeni ve kahramanı. biz bu belgeseli“belgesel nasıl yapılmaz” konusunun görsel malzemesi olarak inceledik. bir belgeselden çok bir seçim propagandası filmine benziyordu ancak 1950 veya 1960 yıllarında kullanılabilecek cinsten çok demode bir propaganda filmi. günümüzün en bilinçsiz izleyicisini bile normal şartlarda beş dakika bile ekran karşısında tutamayacak kadar zayıf bir yapıya, anlatıma, estetiğe sahip.
bu arada bu film en iyi belgesel oscarı aldı.
batılı dostlarımız ellerine sağlık, (yedi temmuz gecesi konser arasında sık sık gösterdiler) sıradan batılı vatandaşlardan topladıkları paralarla daha kısa formatta propoganda filmleri yapmışlar (bildiğiniz gibi benzerlerimiz olan “batılı sıradan insanların” cebinde normal şartlarda biz “doğulu sıradan insanlara” oranla biraz daha fazla para olabiliyor. bu para da büyük oranda o batılı ülkenin doğulu ülkeye onyıllardır sattığı silah ya da başka bir şeyden elde edildiği için o parada bizim de hakkımız var desek de bunu kimse ciddiye almayacaktır o yüzden bunu geçelim) bu propaganda filmlerini batılı yönetmenler yapmış doğal olarak
–ki bu hep böyle olur: böylece üretim sürecinde kullanılacak para içeride kalır ve üretim canlanır. otuz saniyelik ya da bir dakikalık görsel olarak hayli kaliteli üretilmiş bu filmlerdeki ana tema şu: adı ne olursa olsun walter, muhammed, ayşe, ha jin veya hanalore veya isabel sıradan adam bulaşıklarını makinede yıkar ve televizyonunu stand by’a almak yerine tamamen kapatırsa küresel ısınma denen bu büyük musibetten kurtulacağız. bu nedenle de zaten “küresel ısınma” dediğimiz bu büyük dert başımıza herhalde bu sıradan insanların sardığı bir dert. (maalesef bunlar yani “her renkteki sıradan insanlar” yani bizler, sen ben o biraz aptalızdır, biraz aptal olmasak ya ana akım bir televizyon kanalı sahibi ya amerika başkan adayı ya da artık ingilizce söyleyen bir zamanki ruhunu tamamen yitirmiş saç rengi, dansı ve melodileri herkes gibi olmuş aslen doğulu bir sanatçı olurduk) anlaşılan biz sıradan insanlar yüzünden maruz kaldığımız bu büyük sorunu gene bizim çözmemiz gerekiyor. bu nedenle bütün kampanyalar onların, sıradan insanın kabahati üzerine inşa edilmiş.
hakikaten de benim baktığım noktadan bugün görülen korkunç manzara şudur: abd ve tüm diğer gelişmiş batılı ülkeler, her plağı bir kaç milyon satan bir kaç şarkıcı, çok büyük bazıları çok uluslu televizyon kanalları ve çokuluslu şirketler hep bir olmuş çaresizce “sıradan adam” tarfından televizyonlarını stand by’da bırakan ve uçakla tatile çıkan ve gerektiği kadar bisiklete binmeyen veya yürümeyen, çalışma odasındaki ampülü bir an önce daha az enerji sarfeden bir ampülle değiştirmeyen ve daha da beteri biraz uzun duş yapan çok afedersiniz aptal ve bencil “sıradan insan” tarfından dünyanın başına musallat edilmiş “küresel ısınma” musibetiyle uğraşmaya çalışmaktadır.
aslına bakarsanız tek bir örnek vermek gerekirse gerçek durum biraz farklıdır. bazı uzmanlar tarafından “dünyanın en zararlı ve yıkıcı projesi” olarak kabul edilen kanada’nın kuzey alberta eyaletindeki (tarr sand) zift kumu dediğimiz petrol alanının çalışmaya devam etmesi halinde dünyadaki bütün diğer belirleyenler kabul edilir seviylere inse bile küresel ısınma durmayacaktır. bu yöredeki kumdan petrolü ayrıştırma işlemi ve kullanılan alanın korkutucu boyutları yazıyla anlatmakta sorun yaşatacak cesamettedir. hiç şüphesiz dünyayı bireylerden çok daha fazla devletler ve büyük şirketler yönetiyor. (küçük güzeldir)
ancak bu sosyal kampanyaların genel mesajları bunun tam tersi bir mesaja odaklanıyor. büyük bir gayretle ne yaptığının farkında olmayan biryin yerküreye verdiği zararı önelmeye çalışan dev şirketler ve özellikle de bu gayretin diğer lokomotifi ve finans sağlayıcısı birinci dünya ülkeleri, G8. onlar bizi ve dünyayı sıradan insanın batırdığı çukurdan büyük bir gayretle çıkarmaya uğraşıyorlar. önümüzdeki süreçlerde de yeni filmlerle, yeni konserlerle hem şu fani dünyadan biraz daha tad alacaklar hem de dünyayı düze çıkaracaklar.
gerçekten de manzara çok açık şu sıradan insanlar biraz az enerji harcamayı öğrense silah fabrikaları, otomobil fabrikları, deterjan fabrikaları daha iyi ve yoğun çalışacak, yeni savaşlarla daha fazla silah satılacak artan bu ticaret hacmiyle televizyonlara daha fazla reklamlar verilecek vetüketim kültürü dediğimiz teker daha hızlı ve güzel dönecek.
bütün bunlar için ne olur birazcık kısa duş alsak yani, kokar mıyız.
bu yüce kampanyalara doğulu arkadaşlar da el verecek merkeze biraz daha yakın ve tuzu kuru diye de tanımlayabileceğimiz bazı genç arkadaşlar üzerinde en çok delik olan blucinlerin giyip rio’ya, kyoto’ya, oraya buraya gidip gösteriler yapacaklar. düşünün yani bu doğulu aktivist arkadaşların dünyayı biz “sıradan insanların” yarattığı kağostan çıkarabilmek için katlandıklarına, o hep aynı arkadaşlar, insan hakları derneklerinden, tabipler odalarından, sendikalardan, üniversitelerden, radyolardan, haber ajanslarından hep aynı arkadaşlar; almanyalara efendime söyleyeyim fransalara, brezilyalara, japonyalara gidip, onca yolu tepip bizim yerimize, bizi temsilen bu yüce çabada batılı arkadaşlarının yanında yer alacaklar ve “sıradan insana” yani sana, bana şunu söyleyecekler: hey sen bak o ampülü bir an önce daha az enerji kullananla değiştir ve bu küresel ısınma işini bitirelim.
bob geldoff önderliğindeki bu güzel batılı arkaşların çabaları bugünle sınırlı değil. “1980lerde çok kıymetli bob geldoff yalnızca hristiyan dünyaya hitap eden “band aid” karşıtı konserler yaparak kahraman olmuştu. “daha sonra” da fakirlik karşıtı “live aid” konserleri başladı. ama bütün bunların sonunda bob geldoff’un kendi etrafında ördüğü mit ve oluşan büyük ünü dışıda ne etiopya’daki ne de afrika’daki açlık çözülmedi. şimdi sıra iklim değişikliğine geldi. gene aynı güzel batılı arkadaşlar aynı konsept üzerinden kendilerini rahatlatıyorlar. doğulular ne yapıyor, onların içlerinden seçilen hep aynı yedi kişi bu konsepti kayıtsız şartsız onaylayarak kendi ülkelerinin kültürüne ve diline bu çözümsüzlük süreçlerinin repliklarını naklediyor ve uyguluyorlar.
İnsan, nesne, reklam özne
bugün televizyonda gördüğümüzün neredeyse tamamı reklamdır. bir başka deyişle bir mal ya da hizmetin propagandası için üretilmiş görsel bir yapıdır.
spor programları, yarışma, politika, sağlık, şarkı türkü ve eğlence programları...
bunda neredeyse hiç bir tereddüt yok.
televizyon bu reklam odaklı süreci, üretim biçimini ve yapıtları, çok farklı gibi görünen formatları kullanarak örgütlerken, neredeyse genellikle adalet ya da hakkaniyet ilkesini ilgi alanı içine almadan yapar. ne geleneksel değerler ve yargılar (ki bunların bazıları her toplumda anlamlı ve yapıcıdır) ne de mesleki etik ve hukuk çok önemli değildir.
önemli olan ve temel iki kıstas vardır;
1.propagandası (reklamı) yapılan mal ya da hizmetin sahiplerinin kanala ödediği para.
2.propagandası yapılan mal ya da hizmetin ait olduğu şirketin o televizyon kanalının sahipleriyle olan ideolojik yakınlığı.
bugün televizyon dizileri, tartışma programları, haberler, müzik klipleri de reklamdır. bunlar için yalnızca reklamın farklı formatlardır diyebiliriz. sıradan izleyicinin zaplama gereksinimi duyduğu asıl reklam bölümü gün geçtikçe önemini yitirmektedir. muhtemelen en masum reklam programları bunlardır. çünkü hiç değilse tanımlanmıştır. (discovery ve national geographic kanallarında belgesel izlediğini zanneden ciddi eğitimli ve entellektüel birikimli insanların yaşadığı bir ülkede tüm programların reklam olduğunu anlatmak biraz vakit alacaktır.)
işte bütün bu nedenlerden dolayı reklam dünyasında veya televizyonda iki önemli arayış yoğunlaşmaktadır;
1.insanların sürekli daha az izlediği ve daha fazla sıkıldığı veya nefret ettiği reklamların yerine “sosyal reklamlar” denenmektedir.
2. iç içe geçmiş, başka başkaymış, farklı adlarla anılıyormuş izlenimi veren ama temelde hepsi reklam olan diğer programlardaki reklam dozu arttırılmaktadır. (advertorial, ekrandan satış, ürün yerleştirme vs)
bugün insanları bir eve ya da başka bir mekana toplayıp onları kendi rızalarıyla röntgenleyen (rızayla nasıl röntgenlenir diye sorulabilir, ancak izleyen kelimesi bu fiil için çok masum ve yetersiz) programlar, haber programları, kadın programları, magazin ya da ciddi tartışma programları, her türlü spor programı birer reklamdır. bu dünyanın her yerinde yapılıyor ve yadırganmıyor. ancak burada çok önemli bazı sorunlar yaşandığı da bir gerçek. benim bu yazıda üzerinde durduğum da, bu temel noktadan hareketle ulaşılan iki önemli sorun;
1.sürekli bir haksız rekabetin kalıcı kılınması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesi.
2.insanın özne olmaktan, nesne olmaya kaydırılması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesidir.
gerçekten de bir ekonomi programına çıkan ve kendisine verilen süre boyunca (bu on dakika yada bir saat olabilir ve bu süreler genellikle ona tekrar tekrar ve başka kanallarda da verilecektir) başında olduğu süpermarketler zincirinin şube sayısındaki artışını, cirosunun artışını, yeni logosunu, borsada kazandığı değeri, anlatan genel müdürün, tek bir süpermarketi ya da bakkalı olan bir girişimci birey karşısında kazandığı haksız avantaj az bir şey midir? bundan daha az ciddi görünmekle beraber, yazın sahil yörelerini anlatan bir magazin programında kıyıları dolaşan bir sunucu ya da programcı hanımın kaş’ta, fethiye’de, marmaris’te tanıdığı pansiyon, gezi teknesi yada ya da rent a car şirketlerini ve sahiplerini ekrana getirmesi çok doğal ve hiç bir etik ve hukuksal sorun taşımayan bir durum mudur? öyle olmalı, öyle olmalı ki bunları kimse konuşmuyor.
benim kişisel olarak bütün bunları ticari bir haksızlıklar manzumesinin eleştirisi olarak çok önemsediğim söylenemez. ticaretle mecburiyetler dışında ilgilenmiyorum. ticari dünyanın hukuksal ve ahlaki düzenlenmesi de beni çok ilgilendirmiyor. herhalde o da medya kadar düzenlenmiştir (!) yazdığım bu yazıda esas olarak bunlarla ilgili değil. ancak bu sürecin dönüştürdüğü kavramlar ve bozulan iletişim biçimleriyle daha yakından ilgiliyim. bu süreç sonuç olarak insanı nesne haline getiriyor; televizyon ekranında giyilen ceketler, formaların üzerindeki yazılar, arka planda görülen logolar, çay içilen kupalar yani reklam, özne oldu, insan nesne. temel sorun budur. beni ve insanlık onurunu aşağıladığını düşündüğüm durum da budur ve durumu düzeltmek adına hiç bir şey yapmak mümkün değil.
ana akım medyanın ekrana çok sık çıkma ehliyeti verdiği ve aslında her konuda çok fazla konuşup hemen hiç bir şey söylememe konusunda olağanüstü yetenekleri olan erkek ya da erkekleşmiş kadın azınlık da zaten kendilerini bir ürün, bir marka veya buna benzer bir şey olarak tarif ettikleri için onların zaten nesneleştikleri (yanlış anlaşılmasın nesnelleştikleri demiyorum) baştan kabul edilmesi gereken bir şey ve kendilerini “marka” olarak sunmaktan bir şekilde gurur duyuyorlar.
bütün bunlarda da bir sorun yok gibi görünüyor. ama absürd bir karmaşa var; zaten kendini marka kabul eden ve kendinin, (kendi bir ürün) veya başka bir ürün ya da hizmetin reklamını yapmakta olan birinin sözü bir başka formattaki reklama geçileceği için çok kaba bir şekilde ya da kibarca cümlenin tam ortasında kesilebiliyor. çünkü önemli olan insan, adabı muaşeret kuralları ve kelam değil, malın ya da hizmetin reklamıdır. kelam ve kişi artık malı veya hizmeti sunan, sunuma yardımcı olandır. burada daha da trajik olan, bu ekranlara çıkma ehliyeti olan hanımlar ve beylerin süremiz daralıyor komutuyla, bağlayın komutuyla kalan sürede bilimsel olarak izahı hiç mümkün olmayan ve bu imkansızlığı mükemmelen bildikleri bir şeyi kelimeleri birbirine ekleyerek, telaş içinde anlatmaya çalışmalarıdır.
böylesine iç içe geçmiş anlatım formlarını barındıran televizyon, bizim türleri ayırt eden algı kodlarımızla oynar ve tüm programlar, örneğin belgesel ya da haber programı da reklamın içinde erir.
televizyon tamamen bir reklam sunum aracı olarak göründüğüne göre reklamların, insanın yerine özne olması önemli bir sorun gibi görünüyor. bu reklam sunan kutunun yönetimlerinin haksız rekabet konusunda takındığı önemsemez tutum “reklam” kavramının kendisini anlamakla ilişkilidir. haksız rekabet reklam verenin, reklamın ve reklamcının üzerinde durduğu bir şey değildir. özellikle gerçekleşen haksız rekbet lehlerine gerçekleşiyorsa ve reklam getiriyorsa, izlenilirlik getiriyorsa.
bugün türkiye’de ve dünyada bu kadar çok kanal var, bu çokluğun fikir çokluğu ve çeşitliliği ve bu fikir çeşitliliğinin serbest rekabet ve yeterli bir özgürlük ortamında sunumu anlamına gelmediği yeterince açıktır.
bugün medyada özgürlük ve fikir çeşitliliği olduğunu savunmak, medyayı yani reklamı (bugün kullanıldığı şekilde reklamı) savunmaktır, böyle bir ortamda fikir çeşitliliği ve özgürlükten söz etmek her tarafı binalarla kaplı bir evde yaşayan birine istediğin pencereden dışarı bakmakta özgürsün demek gibi bir şeydir. o insan denizi ve dağları, ufku ve platoyu göremeyecektir, kuşları ve atları da. seçimi birbirinden çirkin binalardan bazılarını görmek ve görmemek arasında olacaktır.
bugün medya ve onun konuşma ehliyeti verdiği kişiler bu söylediklerime şiddetle karşı çıkacaktır. kendilerinin varlık nedenleri olan alanı sonuna dek savunacaklardır. çünkü onlar bugün medyada ehliyetli olan azınlıktan biridirler. bu ehliyetleri iptal edilince fikirleri de değişecektir. çünkü onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları hiyerarşiyi tekrar yaratırlar ve bundan memnundurlar, onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları iktidar ilişkilerinin aynını yaratırlar ve bundan memnundunlar, çünkü bu kez ortada kendi iktidarları durmaktadır, ancak süreçte özneden nesneye dönüşmüşlerdir ki bunu anlamaları belki biraz zaman alacaktır. bugün medyada çok görünenlerin görünüş şekillerine ve oturuş şekillerine bakınız, kimin nasıl, nerede, kimden önce ve kimden sonra konuştuğuna bakınız.
medyada her türlü fikir özgürce seslendiriliyor mu?
bu soruya çok düşünerek cevap vermek gerekiyor.
spor programları, yarışma, politika, sağlık, şarkı türkü ve eğlence programları...
bunda neredeyse hiç bir tereddüt yok.
televizyon bu reklam odaklı süreci, üretim biçimini ve yapıtları, çok farklı gibi görünen formatları kullanarak örgütlerken, neredeyse genellikle adalet ya da hakkaniyet ilkesini ilgi alanı içine almadan yapar. ne geleneksel değerler ve yargılar (ki bunların bazıları her toplumda anlamlı ve yapıcıdır) ne de mesleki etik ve hukuk çok önemli değildir.
önemli olan ve temel iki kıstas vardır;
1.propagandası (reklamı) yapılan mal ya da hizmetin sahiplerinin kanala ödediği para.
2.propagandası yapılan mal ya da hizmetin ait olduğu şirketin o televizyon kanalının sahipleriyle olan ideolojik yakınlığı.
bugün televizyon dizileri, tartışma programları, haberler, müzik klipleri de reklamdır. bunlar için yalnızca reklamın farklı formatlardır diyebiliriz. sıradan izleyicinin zaplama gereksinimi duyduğu asıl reklam bölümü gün geçtikçe önemini yitirmektedir. muhtemelen en masum reklam programları bunlardır. çünkü hiç değilse tanımlanmıştır. (discovery ve national geographic kanallarında belgesel izlediğini zanneden ciddi eğitimli ve entellektüel birikimli insanların yaşadığı bir ülkede tüm programların reklam olduğunu anlatmak biraz vakit alacaktır.)
işte bütün bu nedenlerden dolayı reklam dünyasında veya televizyonda iki önemli arayış yoğunlaşmaktadır;
1.insanların sürekli daha az izlediği ve daha fazla sıkıldığı veya nefret ettiği reklamların yerine “sosyal reklamlar” denenmektedir.
2. iç içe geçmiş, başka başkaymış, farklı adlarla anılıyormuş izlenimi veren ama temelde hepsi reklam olan diğer programlardaki reklam dozu arttırılmaktadır. (advertorial, ekrandan satış, ürün yerleştirme vs)
bugün insanları bir eve ya da başka bir mekana toplayıp onları kendi rızalarıyla röntgenleyen (rızayla nasıl röntgenlenir diye sorulabilir, ancak izleyen kelimesi bu fiil için çok masum ve yetersiz) programlar, haber programları, kadın programları, magazin ya da ciddi tartışma programları, her türlü spor programı birer reklamdır. bu dünyanın her yerinde yapılıyor ve yadırganmıyor. ancak burada çok önemli bazı sorunlar yaşandığı da bir gerçek. benim bu yazıda üzerinde durduğum da, bu temel noktadan hareketle ulaşılan iki önemli sorun;
1.sürekli bir haksız rekabetin kalıcı kılınması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesi.
2.insanın özne olmaktan, nesne olmaya kaydırılması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesidir.
gerçekten de bir ekonomi programına çıkan ve kendisine verilen süre boyunca (bu on dakika yada bir saat olabilir ve bu süreler genellikle ona tekrar tekrar ve başka kanallarda da verilecektir) başında olduğu süpermarketler zincirinin şube sayısındaki artışını, cirosunun artışını, yeni logosunu, borsada kazandığı değeri, anlatan genel müdürün, tek bir süpermarketi ya da bakkalı olan bir girişimci birey karşısında kazandığı haksız avantaj az bir şey midir? bundan daha az ciddi görünmekle beraber, yazın sahil yörelerini anlatan bir magazin programında kıyıları dolaşan bir sunucu ya da programcı hanımın kaş’ta, fethiye’de, marmaris’te tanıdığı pansiyon, gezi teknesi yada ya da rent a car şirketlerini ve sahiplerini ekrana getirmesi çok doğal ve hiç bir etik ve hukuksal sorun taşımayan bir durum mudur? öyle olmalı, öyle olmalı ki bunları kimse konuşmuyor.
benim kişisel olarak bütün bunları ticari bir haksızlıklar manzumesinin eleştirisi olarak çok önemsediğim söylenemez. ticaretle mecburiyetler dışında ilgilenmiyorum. ticari dünyanın hukuksal ve ahlaki düzenlenmesi de beni çok ilgilendirmiyor. herhalde o da medya kadar düzenlenmiştir (!) yazdığım bu yazıda esas olarak bunlarla ilgili değil. ancak bu sürecin dönüştürdüğü kavramlar ve bozulan iletişim biçimleriyle daha yakından ilgiliyim. bu süreç sonuç olarak insanı nesne haline getiriyor; televizyon ekranında giyilen ceketler, formaların üzerindeki yazılar, arka planda görülen logolar, çay içilen kupalar yani reklam, özne oldu, insan nesne. temel sorun budur. beni ve insanlık onurunu aşağıladığını düşündüğüm durum da budur ve durumu düzeltmek adına hiç bir şey yapmak mümkün değil.
ana akım medyanın ekrana çok sık çıkma ehliyeti verdiği ve aslında her konuda çok fazla konuşup hemen hiç bir şey söylememe konusunda olağanüstü yetenekleri olan erkek ya da erkekleşmiş kadın azınlık da zaten kendilerini bir ürün, bir marka veya buna benzer bir şey olarak tarif ettikleri için onların zaten nesneleştikleri (yanlış anlaşılmasın nesnelleştikleri demiyorum) baştan kabul edilmesi gereken bir şey ve kendilerini “marka” olarak sunmaktan bir şekilde gurur duyuyorlar.
bütün bunlarda da bir sorun yok gibi görünüyor. ama absürd bir karmaşa var; zaten kendini marka kabul eden ve kendinin, (kendi bir ürün) veya başka bir ürün ya da hizmetin reklamını yapmakta olan birinin sözü bir başka formattaki reklama geçileceği için çok kaba bir şekilde ya da kibarca cümlenin tam ortasında kesilebiliyor. çünkü önemli olan insan, adabı muaşeret kuralları ve kelam değil, malın ya da hizmetin reklamıdır. kelam ve kişi artık malı veya hizmeti sunan, sunuma yardımcı olandır. burada daha da trajik olan, bu ekranlara çıkma ehliyeti olan hanımlar ve beylerin süremiz daralıyor komutuyla, bağlayın komutuyla kalan sürede bilimsel olarak izahı hiç mümkün olmayan ve bu imkansızlığı mükemmelen bildikleri bir şeyi kelimeleri birbirine ekleyerek, telaş içinde anlatmaya çalışmalarıdır.
böylesine iç içe geçmiş anlatım formlarını barındıran televizyon, bizim türleri ayırt eden algı kodlarımızla oynar ve tüm programlar, örneğin belgesel ya da haber programı da reklamın içinde erir.
televizyon tamamen bir reklam sunum aracı olarak göründüğüne göre reklamların, insanın yerine özne olması önemli bir sorun gibi görünüyor. bu reklam sunan kutunun yönetimlerinin haksız rekabet konusunda takındığı önemsemez tutum “reklam” kavramının kendisini anlamakla ilişkilidir. haksız rekabet reklam verenin, reklamın ve reklamcının üzerinde durduğu bir şey değildir. özellikle gerçekleşen haksız rekbet lehlerine gerçekleşiyorsa ve reklam getiriyorsa, izlenilirlik getiriyorsa.
bugün türkiye’de ve dünyada bu kadar çok kanal var, bu çokluğun fikir çokluğu ve çeşitliliği ve bu fikir çeşitliliğinin serbest rekabet ve yeterli bir özgürlük ortamında sunumu anlamına gelmediği yeterince açıktır.
bugün medyada özgürlük ve fikir çeşitliliği olduğunu savunmak, medyayı yani reklamı (bugün kullanıldığı şekilde reklamı) savunmaktır, böyle bir ortamda fikir çeşitliliği ve özgürlükten söz etmek her tarafı binalarla kaplı bir evde yaşayan birine istediğin pencereden dışarı bakmakta özgürsün demek gibi bir şeydir. o insan denizi ve dağları, ufku ve platoyu göremeyecektir, kuşları ve atları da. seçimi birbirinden çirkin binalardan bazılarını görmek ve görmemek arasında olacaktır.
bugün medya ve onun konuşma ehliyeti verdiği kişiler bu söylediklerime şiddetle karşı çıkacaktır. kendilerinin varlık nedenleri olan alanı sonuna dek savunacaklardır. çünkü onlar bugün medyada ehliyetli olan azınlıktan biridirler. bu ehliyetleri iptal edilince fikirleri de değişecektir. çünkü onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları hiyerarşiyi tekrar yaratırlar ve bundan memnundurlar, onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları iktidar ilişkilerinin aynını yaratırlar ve bundan memnundunlar, çünkü bu kez ortada kendi iktidarları durmaktadır, ancak süreçte özneden nesneye dönüşmüşlerdir ki bunu anlamaları belki biraz zaman alacaktır. bugün medyada çok görünenlerin görünüş şekillerine ve oturuş şekillerine bakınız, kimin nasıl, nerede, kimden önce ve kimden sonra konuştuğuna bakınız.
medyada her türlü fikir özgürce seslendiriliyor mu?
bu soruya çok düşünerek cevap vermek gerekiyor.
Tarih belgesel bellek ve reklam
derslerimde tüm belgeselleri "propaganda" belgeselleri olarak tanımlıyorum. gene benim sınıflarımda; bu ülkede belgesel derslerinin önemli bir kısmını kaynattığını düşündüğüm "belgesel gerçekliği ve belgesel objektifliği" konuları hemen hiç tartışılmıyor. belgeselin bir propaganda aracı olduğunu iddia eden bir bakış nasıl olur da gerçeklik ve tarafsızlıktan söz edebilir. dahası biz, belgeselin bir kurmaca olduğunu kabul ediyor ve bir kurmaca oluştururken gereken teknikler ne ise onların üzerinde duruyoruz. yani bir illüzyonu yaratmanın yöntemlerini kavramaya, uygulamaya çalışıyoruz; iyi bir aydınlatma, iyi bir kurgu, iyi bir kamera kullanımı nedir, nasıl yapılır vs.
belgesel de bir propaganda filmidir ve bunun bir istisnası olan ve çok seyrek rastlanan hakiki belgesel de discovery’de izlenmez. burada küçük bir parantez açmama müsade ediniz lütfen:
reklamların amacının mal ya da hizmetin satışını arttırmak olduğunu düşünüyoruz. genel olarak da bu doğrudur herhalde, bunda çok fazla tartışılacak bir şey yok. ancak günümüzde bir ikinci amaçlarını açık bir biçimde görüyorum ve bu gözlemi sizlerle paylaşmayı gerektirecek kadar önemli buluyorum. bir örnek üzerinden anlatayım. bir bankanın (adı önemli değil, farketmiyor) gençleri bankaya yönlendirmek için açtığı son kampanya benim anladığım kadarıyla yetmişleri seksenleri anlatıyor, yanılıyorsam da altmışları ya da ellileri. parende atan, lolipop yalayan kızlar, hulahup çeviriyorlar, merdiven tarabzanlarından kayıyor ve bankaya gidiyorlar. bu reklamın tüketimi arttırmak amacı da mutlaka vardır, olabilir pek tartışmak niyetinde değilim ama en önemli işlevi tarihi dönüştürmektir; yeniden yazmaktır, distorte etmektir, çarpıtmaktır, tahrif etmektir. seksenli yıllarda (ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde de) bu ülkede insanlar ölüyordu, işkence vardı, karaborsa vardı, darbe vardı, savaş vardı, insanları memleketlerinden ve üniversitelerden sürüyorlardı. yalnızca ip atlayan ve parande atan kızlar yoktu. dolayısıyla yakın zamanlarda izlediğiniz özellikle çok büyük prodüksiyonlu önemli reklamlara baktığınız zaman bunların amaç ve işlevlerinin esasen tarihi dönüştürmek olduğunu daha açık görürsünüz. tarihi dönüştürürseniz bugünü ve daha da önemlisi yarını da dönüştürürsünüz. anadolu'da dolaşan telefon reklamındaki kızın dolaştığı anadolu bizim bildiğimiz anadolu'mu, sonuç olarak özgür kızın kullandığı özgürlük bu kadar ucuz bir kelime mi. ford minübüs reklamlarında gördüğümüz kadar bereketli ve yeşil mi mi ortalık, balıklar ve inekler besili, köylüler mutlu mu, kamyoncular hep gülen gözlerle kamyonlarına atın sırtına vurur gibi sevecen şaplaklar mı indiriyorlar. hayır. bakınız bu benzin, banka, otomobil, deterjan, kolalı içecek propaganda filmlerine o filmlerin tarihi dönüştürdüklerini açıkça göreceksiniz. (elbette tüketimi de pompalamak istemektedirler bunun aksini savunmuyorum)
bir önceki paragrafın son cümlesinde reklam filmi yerine propaganda filmi tanımlamasını kullandım ve altını çizdim. bir reklam filmini bu şekilde tanımlayabilir miyiz. evet, çok doğal olarak yapabiliriz. yazımın ilk başında belgeselin propaganda filmi olduğunu söylemiştim. o zaman benim yaklaşımıma göre reklam filmi ve belgesel propaganda filmlerinin iki ayrı versiyonu oluyor. bundan da ileriye bir adım atarsak reklam, belgesel oluyor. evet gayet tabii. bundan doğal bir şey olabilir mi. artık günümüzün insanının algı sınırı, vakti kullanma biçimi, anlama kapasitesi, sabrı ve benzeri özellikleri gözönünde bulundurularak yarım ya da bir dakikaya indirilmiş belgeseller üretiliyor ve biz onları daha yaygın kullanılan adları olan "reklamlar" olarak biliyoruz, izliyoruz. lene reifenstahl ya da robert flaherty dönemlerinin yöntemleri geride kaldı. günümüzün çok kısa belgesellerini devlet, ulusal ve çokuluslu şirketler bu yeni formatta üretiyor ve izletiyorlar. bunların kısa olmalarının sayılamayacak kadar faydası var. (bu fayda bize değil tabii bu propagandayı gerçekleştirenlere) ancak bu "kısalık ve kısalığın işlevsel önemi" konusu bir başka yazının konusu. bu formatın tercihi zamansızlıktan ya da televizyonun süresinin pahalılığından kaynaklanmıyor, bu tercih propagandanın etkinliğini arttıran çok biliçli bir tercih…
bu propaganda filmleri ya da resimleri ya da metinleri ya da logoları; bilboardlardan, radyolardan, televizyonlardan, sanal ortamlardan, sinemalardan, spor takımlarının formalarından, ünlü insanların şapkalarından, binaların cephelerinden, çakmaklardan, otobüs koltuklarının baş dayanan yerlerinden, tren ve uçak biletlerinden, köfte satan lokantalardan, dondurmacılardan ve spor sahalarının yüzeyinden, denizlerin altından ve gökyüzünden fışkırarak o bazan hayli kaba o bazan acımasız mesajlar taşıyan o saldırgan o bıktırıncaya kadar tekrar eden ve gene tekrar eden ve ardından gene tekrar eden yapılarıyla yalnızca kelimelerimizi, dilimizi, söylemek istediğimiz her şeyi elimizden almakla kalmıyor, bütün anlamlı görüntüleri aynı amaçla "kötüye kullanılmış" tek bir plastik öge ve anlayışa dönüştürmekle kalmıyor, çekirgelerin bir tarlayı talanını andırır bir tüketim ideolojisini yüceltmek ve benimsetmeye çalışmakla kalmıyor; tarihi de dönüştürüyor. dolayısıyla, yarını da.
belgesel de bir propaganda filmidir ve bunun bir istisnası olan ve çok seyrek rastlanan hakiki belgesel de discovery’de izlenmez. burada küçük bir parantez açmama müsade ediniz lütfen:
reklamların amacının mal ya da hizmetin satışını arttırmak olduğunu düşünüyoruz. genel olarak da bu doğrudur herhalde, bunda çok fazla tartışılacak bir şey yok. ancak günümüzde bir ikinci amaçlarını açık bir biçimde görüyorum ve bu gözlemi sizlerle paylaşmayı gerektirecek kadar önemli buluyorum. bir örnek üzerinden anlatayım. bir bankanın (adı önemli değil, farketmiyor) gençleri bankaya yönlendirmek için açtığı son kampanya benim anladığım kadarıyla yetmişleri seksenleri anlatıyor, yanılıyorsam da altmışları ya da ellileri. parende atan, lolipop yalayan kızlar, hulahup çeviriyorlar, merdiven tarabzanlarından kayıyor ve bankaya gidiyorlar. bu reklamın tüketimi arttırmak amacı da mutlaka vardır, olabilir pek tartışmak niyetinde değilim ama en önemli işlevi tarihi dönüştürmektir; yeniden yazmaktır, distorte etmektir, çarpıtmaktır, tahrif etmektir. seksenli yıllarda (ellilerde, altmışlarda ve yetmişlerde de) bu ülkede insanlar ölüyordu, işkence vardı, karaborsa vardı, darbe vardı, savaş vardı, insanları memleketlerinden ve üniversitelerden sürüyorlardı. yalnızca ip atlayan ve parande atan kızlar yoktu. dolayısıyla yakın zamanlarda izlediğiniz özellikle çok büyük prodüksiyonlu önemli reklamlara baktığınız zaman bunların amaç ve işlevlerinin esasen tarihi dönüştürmek olduğunu daha açık görürsünüz. tarihi dönüştürürseniz bugünü ve daha da önemlisi yarını da dönüştürürsünüz. anadolu'da dolaşan telefon reklamındaki kızın dolaştığı anadolu bizim bildiğimiz anadolu'mu, sonuç olarak özgür kızın kullandığı özgürlük bu kadar ucuz bir kelime mi. ford minübüs reklamlarında gördüğümüz kadar bereketli ve yeşil mi mi ortalık, balıklar ve inekler besili, köylüler mutlu mu, kamyoncular hep gülen gözlerle kamyonlarına atın sırtına vurur gibi sevecen şaplaklar mı indiriyorlar. hayır. bakınız bu benzin, banka, otomobil, deterjan, kolalı içecek propaganda filmlerine o filmlerin tarihi dönüştürdüklerini açıkça göreceksiniz. (elbette tüketimi de pompalamak istemektedirler bunun aksini savunmuyorum)
bir önceki paragrafın son cümlesinde reklam filmi yerine propaganda filmi tanımlamasını kullandım ve altını çizdim. bir reklam filmini bu şekilde tanımlayabilir miyiz. evet, çok doğal olarak yapabiliriz. yazımın ilk başında belgeselin propaganda filmi olduğunu söylemiştim. o zaman benim yaklaşımıma göre reklam filmi ve belgesel propaganda filmlerinin iki ayrı versiyonu oluyor. bundan da ileriye bir adım atarsak reklam, belgesel oluyor. evet gayet tabii. bundan doğal bir şey olabilir mi. artık günümüzün insanının algı sınırı, vakti kullanma biçimi, anlama kapasitesi, sabrı ve benzeri özellikleri gözönünde bulundurularak yarım ya da bir dakikaya indirilmiş belgeseller üretiliyor ve biz onları daha yaygın kullanılan adları olan "reklamlar" olarak biliyoruz, izliyoruz. lene reifenstahl ya da robert flaherty dönemlerinin yöntemleri geride kaldı. günümüzün çok kısa belgesellerini devlet, ulusal ve çokuluslu şirketler bu yeni formatta üretiyor ve izletiyorlar. bunların kısa olmalarının sayılamayacak kadar faydası var. (bu fayda bize değil tabii bu propagandayı gerçekleştirenlere) ancak bu "kısalık ve kısalığın işlevsel önemi" konusu bir başka yazının konusu. bu formatın tercihi zamansızlıktan ya da televizyonun süresinin pahalılığından kaynaklanmıyor, bu tercih propagandanın etkinliğini arttıran çok biliçli bir tercih…
bu propaganda filmleri ya da resimleri ya da metinleri ya da logoları; bilboardlardan, radyolardan, televizyonlardan, sanal ortamlardan, sinemalardan, spor takımlarının formalarından, ünlü insanların şapkalarından, binaların cephelerinden, çakmaklardan, otobüs koltuklarının baş dayanan yerlerinden, tren ve uçak biletlerinden, köfte satan lokantalardan, dondurmacılardan ve spor sahalarının yüzeyinden, denizlerin altından ve gökyüzünden fışkırarak o bazan hayli kaba o bazan acımasız mesajlar taşıyan o saldırgan o bıktırıncaya kadar tekrar eden ve gene tekrar eden ve ardından gene tekrar eden yapılarıyla yalnızca kelimelerimizi, dilimizi, söylemek istediğimiz her şeyi elimizden almakla kalmıyor, bütün anlamlı görüntüleri aynı amaçla "kötüye kullanılmış" tek bir plastik öge ve anlayışa dönüştürmekle kalmıyor, çekirgelerin bir tarlayı talanını andırır bir tüketim ideolojisini yüceltmek ve benimsetmeye çalışmakla kalmıyor; tarihi de dönüştürüyor. dolayısıyla, yarını da.
ÖLMEK ya da hayatta kalmak
temel olarak insanın en önemli işi, hepimizin en birinci uğraşı alanımız yaşamaktır. yaşamı sürdürmek, bunu hayatta kalabilme mücadelesi (survive) anlamında söylemiyorum, bunun ötesinde bir yaşamda var olma hali için; aslında hatırlanmak için yaşarız.
unutulmak ölümdür. ölmek önemlidir, hele ölen bizsek. bizim ölümümüz; her şeyin içinde en önemlisi budur; ölmemek. unuttuğumuz şeyler de bizim için ölmüşler demektir. hatırladıklarımız da yaşıyordur.
bizim dışımızdaki yaşamı bizim adımıza belirleyen tek şey hatırlamak fiiliyle açıklanabilir. bir öykü, bir birey, bir akraba bizim için hatırladığımız kadar yaşamdadır, yaşamaktadır.
sonuçta televizyoncular da birer insandır.
televizyoncular da birer insandır, reklamcılar da; aralarındaki çok temel fark reklamcıların total olarak (dünyadaki tüm reklamcıarla tüm televizyoncuların ortalaması kastediliyor burada) televizyonculardan daha zeki, biraz daha cesur ve yetenekten anlayan ve yetenekli insanlar olmasıdır. bunun böyle olduğu konusunda çok ısrarlılar ve bunu reddederek yazının ekseninin kaydırmak isteimyorum. kabul ediyorum. reklamcılar televizyonculardan ve herkeseden daha zeki ve önemlidir; ekologlardan, fırıncılardan ve futbolculardan... (reklamcılar için yetenekli demiyorum; yetenekli de olabilirler ancak bu bir gereklilik değildir; reklamcılar yeteneği fiyatını ödeyerek kolayca satın alabilirler)
reklamcıların çok az emekle çok fazla kazanç sağlamanın formülleri konusundaki bilgileri onlarla arkadaki guruplar (en önde olduklarından ötürü bütün guruplar arkalarındadır) arasındaki çok ciddi entellektüel farkın katlanarak açılmasına sebep olmaktadır.
bu nedenle daha az zaman ve emekle daha çok etki ve kazanç sağlamadaki maharetleri artmakta ya da bu yönde yarattıkları yanılsama tartışma kaldırmayacak bir kutsallıkla örülmektedir. bu bir blöfse de bunu elinde çok daha iyi kartlar olanlar da yutmakta bu blöf gerçekten daha gerçek olmaktadır. bu blöfü kimse görememektedir.
hepimiz gibi televizyoncular ve reklamcıların da temel ilgi alanı yaşamaktır.
yani hatırlanmaya çalışmak; tıpkı babalar, fahişeler, fırıncılar, aylaklar ve doktorlar gibi... ancak mitolojideki ya da bilim kurgu bazı kahramanlar gibi onlar öldürerek yaşarlar; istediklerinden veya cani olduklarından değil ama yaşamalarının tek çaresi bu olduğu için bir şeylerin sürekli içini boşaltırlar; marksizmin, demokrasinin, edebiyatın, dilin, geleneğin, felsefenin, şiirin...
onlar etraflarını belki de hiç istemeden çölleştiririrler...
meslek guruplarının bazıları yaşamın bütün sırrının “onun sürdürülmesi; hayatta kalmak veya en öz söyleyişle hatırlanmak olduğunun, bütün sırrın burada ve bu cümleyle özetli olduğunun bilincinde değildir veya az bilincinde ya da dolaylı olarak bilincindedir; ancak reklamcı her sabah bunu gerçekleştirmek üzere yatağından kalkar ve amacını bilir; bir şey yapayım da hatırlansın.
reklamcının işi dolaysız olarak budur. doktor yaptığı olağanüstü ameliyatı hastanın hayatını kurtarmak amacıyla yaptığını zanneder, aslında böylelikle kendini ölümsüz kılmaktadır, ya da hatırlanarak ölümünü geciktirmekte ya da kendini kurtarmaktadır.
reklamcı; sıklıkla elitin, üst gelir gurubunun bir parçası olarak sağladığı avantajlarına zekasını, işten arttırdığı zamanı kullanarak edinmekte olduğu bilgi birikimini de katarak temel hatırlanma teknikleriyle ilgili çok ciddi dağarcığını çok pahalı gereçleri, süreçleri ve işgücünü kullanarak geliştirir. elinde çok seçkin bir laboratuar vardır. gelişmeye bu kadar açık ve “deney yapmanın” bu kadar doğal ve işin bir parçası ve gereği olduğu bir alan daha yoktur belki de. işte tüm bu nedenlerle reklamcı çok ince bir zeka ile çok ciddi bir teknolojinin birleşiminden bir şeyler çıkarır ve bunu sunmak için de her türlü imkanı vardır. yaptığı kötü olsa bile “kötü reklam yoktur” diye de bir sırrının suali olmayan bir söz uydurmuştur ve tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de tartışmaya kapalıdır. tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de kutsanmıştır. ekmeğin, ayakkabının, doktora tezinin ve tuzlu kabak çekirdeğinin kötüsü, iyisi, çok iyisi olur ama reklamın olmaz.
reklamın iyisi de iyidir, reklamın kötüsü de iyidir.
reklamın hepsi iyidir.
o nedenle hatırlanma ilminin aydınlattığı, görsel ve var kıldığı alanın en dibinde olan bu gurup dokunulmaz bir konum almış ve tek bir resimden veya otuz saniyelik bir filmden ya da iki cümleden oluşan ve asla tartışılmasına müsade etmedikleri kutsanmış minicik işleriyle diğer insanların üç senede kazandıkları paraları kazanıp kalan zamanı kitap okumaya, dünyanın kalan yerlerini, farklı bir perspektiften görmeyi sağlayan (scuba, helikopter, bungee jumping, hindistan, nepal veya afrikada av gibi) deneyimlerini arttırmaya harcarlar.
iyi olmak ya da iyilik felsefede hep tartışılır zor bir konu olmuştur.
bu böyledir ama sonuçta iyi bir tiyatro oyunu iyidir ve kötüsü de kötüdür; kötüyü seyrederken yaşadığımız sıkıntı, gırtlağımızdan fışkırmak üzere olan “yangın var” diye bağırma arzumuz bunu hiç bir tereddüte yer bırakmayacak şekilde bize hissettirir.
televizyoncuların, radyocuların reklamcılara has olanakları yoktur ve fakat onlardan daha uzun ve daha periyodik şeyler yaparak yaşamda kalmayı sağlamalarını, yani yaptıkları işlerin hatırlanmasını sağlamalarını talep ederiz.
bu bir zulümdür.
bu nedenle de onların kötülüğe yakın durmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. onlar da ölmemek istemektedirler hepimiz gibi, yani onlar da hatırlanmak istemektedirler. ancak onlar görsel alanın paryaları olarak saatlerce sürecek ve her hafta tekrarlanacak şaka, haber, magazin ya da spor programları yapmak zorundadırlar. kimisi bunu yirmi otuz yıl yapmak zorundadır. onların olanakları ve bütçeleri sınırlıdır ve aslında bütün bunları yaparken de “sistemi eleştirecek” hiç bir şey söylemeden yapmak gibi ek bir mecburiyetleri de vardır. buna karşın onlar da hatırlanmak isterler, onların patronları da onlardan “akılda kalacak” etkili programlar yapmalarını isterler ve bunu ne kadar sağladıklarını da ölçerler ya da ölçtürürler. dizilerdeki şiddet yoğunluğunun sebebi de biraz budur, izlemeye dayanamadığımız haber, eğlence, magazin, kadın programlarının bu kadar kötü olmasının tüm sebebi de budur. bir reklamın onda ya da yüzde biri bir bütçeyle bir reklamdan altmış ya da yüz kere beşyüz kere uzun işler ortaya çıkarma mecburiyetidir bütün bu tahammül edilmez programların sebebi. bütün kötülüklerin sebebi budur; çünkü kötü bir iş yapmak iyi bir ürün çıkartmaya göre birazcık daha kolaydır.
çok da fazla değil, biraz.
şiddet insanın doğasında var olan bir şey falan değildir.
bunu söylemek affedilmez bir saçmalıktır. bu insanın uygar insan olma yolunda geçirdiği uzun süreci yok sayan bir saçmalıktır.
insan şiddete maruz kaldığında veya haksızlığa uğradığında şiddete yönelir. durup dururken sağlıklı bir insanda şiddetle ilgili her an sebepsiz yere harekete geçebilecek bir potansiyel olduğu düşüncesi çok anlamlı değildir.
hatıralarınızı araştırın ve birilerinde hatıra olarak bıraktığınız izleri araştırın.
bunu çok kolay yaptığınızı göreceksiniz çünkü hatıralarınızı kolaylıkla hatırlayacaksınız.
kalan kısım ölmüştür zaten. ben bunu yaptığım zaman çoğunlukla bana uygulanan ya da uygulanmaya çalışılan bir şiddetle (fiziki ya da mental) ilgili anılarım var. bunların en önemlilerinden bir hayli hatırlıyorum. bunlardan daha az olmak kaydıyla aşık oluşlarımı, çok yüksek sanat eserleriyle ve sanatçılarla karşılaşmalarımı ve ciddi cesaret ve haysiyetli duruş şehadetlerimi hatırlıyorum. yani cesur ve onurlu insanların varlığını ve onların direndikleri anları hatırlıyorum.
aslında belki de insanların tümü masum; bu hesabın doğru olması benim de çok işime gelir; çok da kolay bir şey değil ilhan berk ya da kurt vonnegut gibi bir hatıra bırakmak öyleyse vur odunu adamın kafasına ve seni ölene kadar unutamasın eğer vurduğun odunun şiddetinden hemen ölmezse. televizyoncular da birim zamanda kendilerine sunulan çok kısıtlı imkanlarla, işgücüyle ve yaratıcılığa müsade etmeyecek bir süre kısıtlamasıyla ve saat tik takı gibi sanatsal üretimin zehiri sayılabilecek bir periyodik yetiştirme mecburiyetiyle anlamlı ve iyi bir şey yapılamayacağının çaresizliğiyle belki de bu kadar iç acıtacak şeyler yapıyorlar.
belki de hepimiz masumuz; bütün yapmak istediğimiz şey hatırlanmak yani hayatta kalmak. unutulduğumuzda öldüğümüzü biliyoruz ve bütün yaptığımız iş unutulmamaya çalışmak; bildiğimiz her yöntemle bunu yapıyoruz. yapmaya çalışıyoruz.
unutulmak ölümdür. ölmek önemlidir, hele ölen bizsek. bizim ölümümüz; her şeyin içinde en önemlisi budur; ölmemek. unuttuğumuz şeyler de bizim için ölmüşler demektir. hatırladıklarımız da yaşıyordur.
bizim dışımızdaki yaşamı bizim adımıza belirleyen tek şey hatırlamak fiiliyle açıklanabilir. bir öykü, bir birey, bir akraba bizim için hatırladığımız kadar yaşamdadır, yaşamaktadır.
sonuçta televizyoncular da birer insandır.
televizyoncular da birer insandır, reklamcılar da; aralarındaki çok temel fark reklamcıların total olarak (dünyadaki tüm reklamcıarla tüm televizyoncuların ortalaması kastediliyor burada) televizyonculardan daha zeki, biraz daha cesur ve yetenekten anlayan ve yetenekli insanlar olmasıdır. bunun böyle olduğu konusunda çok ısrarlılar ve bunu reddederek yazının ekseninin kaydırmak isteimyorum. kabul ediyorum. reklamcılar televizyonculardan ve herkeseden daha zeki ve önemlidir; ekologlardan, fırıncılardan ve futbolculardan... (reklamcılar için yetenekli demiyorum; yetenekli de olabilirler ancak bu bir gereklilik değildir; reklamcılar yeteneği fiyatını ödeyerek kolayca satın alabilirler)
reklamcıların çok az emekle çok fazla kazanç sağlamanın formülleri konusundaki bilgileri onlarla arkadaki guruplar (en önde olduklarından ötürü bütün guruplar arkalarındadır) arasındaki çok ciddi entellektüel farkın katlanarak açılmasına sebep olmaktadır.
bu nedenle daha az zaman ve emekle daha çok etki ve kazanç sağlamadaki maharetleri artmakta ya da bu yönde yarattıkları yanılsama tartışma kaldırmayacak bir kutsallıkla örülmektedir. bu bir blöfse de bunu elinde çok daha iyi kartlar olanlar da yutmakta bu blöf gerçekten daha gerçek olmaktadır. bu blöfü kimse görememektedir.
hepimiz gibi televizyoncular ve reklamcıların da temel ilgi alanı yaşamaktır.
yani hatırlanmaya çalışmak; tıpkı babalar, fahişeler, fırıncılar, aylaklar ve doktorlar gibi... ancak mitolojideki ya da bilim kurgu bazı kahramanlar gibi onlar öldürerek yaşarlar; istediklerinden veya cani olduklarından değil ama yaşamalarının tek çaresi bu olduğu için bir şeylerin sürekli içini boşaltırlar; marksizmin, demokrasinin, edebiyatın, dilin, geleneğin, felsefenin, şiirin...
onlar etraflarını belki de hiç istemeden çölleştiririrler...
meslek guruplarının bazıları yaşamın bütün sırrının “onun sürdürülmesi; hayatta kalmak veya en öz söyleyişle hatırlanmak olduğunun, bütün sırrın burada ve bu cümleyle özetli olduğunun bilincinde değildir veya az bilincinde ya da dolaylı olarak bilincindedir; ancak reklamcı her sabah bunu gerçekleştirmek üzere yatağından kalkar ve amacını bilir; bir şey yapayım da hatırlansın.
reklamcının işi dolaysız olarak budur. doktor yaptığı olağanüstü ameliyatı hastanın hayatını kurtarmak amacıyla yaptığını zanneder, aslında böylelikle kendini ölümsüz kılmaktadır, ya da hatırlanarak ölümünü geciktirmekte ya da kendini kurtarmaktadır.
reklamcı; sıklıkla elitin, üst gelir gurubunun bir parçası olarak sağladığı avantajlarına zekasını, işten arttırdığı zamanı kullanarak edinmekte olduğu bilgi birikimini de katarak temel hatırlanma teknikleriyle ilgili çok ciddi dağarcığını çok pahalı gereçleri, süreçleri ve işgücünü kullanarak geliştirir. elinde çok seçkin bir laboratuar vardır. gelişmeye bu kadar açık ve “deney yapmanın” bu kadar doğal ve işin bir parçası ve gereği olduğu bir alan daha yoktur belki de. işte tüm bu nedenlerle reklamcı çok ince bir zeka ile çok ciddi bir teknolojinin birleşiminden bir şeyler çıkarır ve bunu sunmak için de her türlü imkanı vardır. yaptığı kötü olsa bile “kötü reklam yoktur” diye de bir sırrının suali olmayan bir söz uydurmuştur ve tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de tartışmaya kapalıdır. tıpkı reklamın kendisi gibi bu söz de kutsanmıştır. ekmeğin, ayakkabının, doktora tezinin ve tuzlu kabak çekirdeğinin kötüsü, iyisi, çok iyisi olur ama reklamın olmaz.
reklamın iyisi de iyidir, reklamın kötüsü de iyidir.
reklamın hepsi iyidir.
o nedenle hatırlanma ilminin aydınlattığı, görsel ve var kıldığı alanın en dibinde olan bu gurup dokunulmaz bir konum almış ve tek bir resimden veya otuz saniyelik bir filmden ya da iki cümleden oluşan ve asla tartışılmasına müsade etmedikleri kutsanmış minicik işleriyle diğer insanların üç senede kazandıkları paraları kazanıp kalan zamanı kitap okumaya, dünyanın kalan yerlerini, farklı bir perspektiften görmeyi sağlayan (scuba, helikopter, bungee jumping, hindistan, nepal veya afrikada av gibi) deneyimlerini arttırmaya harcarlar.
iyi olmak ya da iyilik felsefede hep tartışılır zor bir konu olmuştur.
bu böyledir ama sonuçta iyi bir tiyatro oyunu iyidir ve kötüsü de kötüdür; kötüyü seyrederken yaşadığımız sıkıntı, gırtlağımızdan fışkırmak üzere olan “yangın var” diye bağırma arzumuz bunu hiç bir tereddüte yer bırakmayacak şekilde bize hissettirir.
televizyoncuların, radyocuların reklamcılara has olanakları yoktur ve fakat onlardan daha uzun ve daha periyodik şeyler yaparak yaşamda kalmayı sağlamalarını, yani yaptıkları işlerin hatırlanmasını sağlamalarını talep ederiz.
bu bir zulümdür.
bu nedenle de onların kötülüğe yakın durmalarında anlaşılmayacak bir şey yoktur. onlar da ölmemek istemektedirler hepimiz gibi, yani onlar da hatırlanmak istemektedirler. ancak onlar görsel alanın paryaları olarak saatlerce sürecek ve her hafta tekrarlanacak şaka, haber, magazin ya da spor programları yapmak zorundadırlar. kimisi bunu yirmi otuz yıl yapmak zorundadır. onların olanakları ve bütçeleri sınırlıdır ve aslında bütün bunları yaparken de “sistemi eleştirecek” hiç bir şey söylemeden yapmak gibi ek bir mecburiyetleri de vardır. buna karşın onlar da hatırlanmak isterler, onların patronları da onlardan “akılda kalacak” etkili programlar yapmalarını isterler ve bunu ne kadar sağladıklarını da ölçerler ya da ölçtürürler. dizilerdeki şiddet yoğunluğunun sebebi de biraz budur, izlemeye dayanamadığımız haber, eğlence, magazin, kadın programlarının bu kadar kötü olmasının tüm sebebi de budur. bir reklamın onda ya da yüzde biri bir bütçeyle bir reklamdan altmış ya da yüz kere beşyüz kere uzun işler ortaya çıkarma mecburiyetidir bütün bu tahammül edilmez programların sebebi. bütün kötülüklerin sebebi budur; çünkü kötü bir iş yapmak iyi bir ürün çıkartmaya göre birazcık daha kolaydır.
çok da fazla değil, biraz.
şiddet insanın doğasında var olan bir şey falan değildir.
bunu söylemek affedilmez bir saçmalıktır. bu insanın uygar insan olma yolunda geçirdiği uzun süreci yok sayan bir saçmalıktır.
insan şiddete maruz kaldığında veya haksızlığa uğradığında şiddete yönelir. durup dururken sağlıklı bir insanda şiddetle ilgili her an sebepsiz yere harekete geçebilecek bir potansiyel olduğu düşüncesi çok anlamlı değildir.
hatıralarınızı araştırın ve birilerinde hatıra olarak bıraktığınız izleri araştırın.
bunu çok kolay yaptığınızı göreceksiniz çünkü hatıralarınızı kolaylıkla hatırlayacaksınız.
kalan kısım ölmüştür zaten. ben bunu yaptığım zaman çoğunlukla bana uygulanan ya da uygulanmaya çalışılan bir şiddetle (fiziki ya da mental) ilgili anılarım var. bunların en önemlilerinden bir hayli hatırlıyorum. bunlardan daha az olmak kaydıyla aşık oluşlarımı, çok yüksek sanat eserleriyle ve sanatçılarla karşılaşmalarımı ve ciddi cesaret ve haysiyetli duruş şehadetlerimi hatırlıyorum. yani cesur ve onurlu insanların varlığını ve onların direndikleri anları hatırlıyorum.
aslında belki de insanların tümü masum; bu hesabın doğru olması benim de çok işime gelir; çok da kolay bir şey değil ilhan berk ya da kurt vonnegut gibi bir hatıra bırakmak öyleyse vur odunu adamın kafasına ve seni ölene kadar unutamasın eğer vurduğun odunun şiddetinden hemen ölmezse. televizyoncular da birim zamanda kendilerine sunulan çok kısıtlı imkanlarla, işgücüyle ve yaratıcılığa müsade etmeyecek bir süre kısıtlamasıyla ve saat tik takı gibi sanatsal üretimin zehiri sayılabilecek bir periyodik yetiştirme mecburiyetiyle anlamlı ve iyi bir şey yapılamayacağının çaresizliğiyle belki de bu kadar iç acıtacak şeyler yapıyorlar.
belki de hepimiz masumuz; bütün yapmak istediğimiz şey hatırlanmak yani hayatta kalmak. unutulduğumuzda öldüğümüzü biliyoruz ve bütün yaptığımız iş unutulmamaya çalışmak; bildiğimiz her yöntemle bunu yapıyoruz. yapmaya çalışıyoruz.
Büyük olmak küçük olmak
bugün ingiltere’nin metrik sisteme geçmesi yönünde yapılan iç ve dış baskılar gibi beni ve bu yazıyı hiç ilgilendirmeyen örneklerden tutun, dvdlerin dünyanın tüm bölgelerinde aynı yazılımla yazılmasına veya kot pantolon ölçülerinin tüm dünyada aynı kodlarla kullanılmasından şu anda aklıma gelmeyen binlerce farklı şeye kadar uzanan bir aynılaştırma çabaları sürecindeyiz. bütün bu çabalarda gönenmediğimiz, sevginin ve barışın, iletişimin ve empatinin artmadığı da ortada. çünkü bu değişimler insana ve kültüre yönelik olumlu bir çabanın ürünü değil, tamamen yönetsel ve ticari coğrafyayı büyüğe uygunlaştıran değişiklikler. işte bütün bu sebeplerden bu değişiklikler büyüğün işine yarıyor, güçlünün.
bunlar büyüdükçe, bunlar birer canavar gibi bozuk, deforme bir gövdeyle ve metastaza benzer bir şekilde büyüdükçe dünyanın, bireyin küçüğün, özgünün hiç bir şansı kalmıyor. bütün ekolojik, siyasi sorunların altında bu iyice bozulmuş korkunç büyüklüklerin yani hollywood’un, dünya bankası’nın, levis’in ve venedik bianeli’nin yarattığı korkunç baskı var. bu büyükler çok ve ziyan ederek, israf ederek tüketiyor ve korkunç büyüklükte atık üretiyor.
atıklar çok farklı şekilde ve yapıda ortaya çıkıyor: tutkal koklayan çocuklar, karbon monoksit, ağır metallerden bütün yaşamın tükendiği nehirler.
büyümenin yarattığı baskıcı yeni yoz küresel kültür yalnızca venedik bianeli’nden akmıyor yaşantımıza, bugüne ve geleceğe: baskın olanın, küresel olanın, büyük hatta dev olanın dayattığı yeni kültür ve dünya tasarımına uyum sürecinin en önemli itici güçlerinden biri reklamlar. dünyanın geleceğini belirleyenler emirlerini, talimatlarını, dileklerini, bir sene sonra ne giyileceğine dair kararlarını, neredeyse artık kendilerinin belirlerdikleri hava durumunu ve para durumunu, neyin speküle edilip edilmeyeceğine dair kandırmacaları reklamlarla iletiyorlar sıradan insana. ya gerçek reklamlarla ya da reklama dönüştürdükleri haber ya da diğer adlarla anılan program formatlarıyla.
bugün çok gerek olmadıkca büyük daha önceki çağlarda çok daha sık olanın aksine küçükle hiç karşı karşıya bile gelmeden çözüyor dünyayı kendine uygun bir coğrafyaya çevirme sürecini. çünkü büyük hiç bir devirde, çağda bu kadar büyük, bu kadar muktedir olmamış, küçük de asla bu kadar örgütsüz ve zayıf kalmamıştı. bugün küçük için yaşam bir hayatta kalma sorunudur. elindekileri çoğaltma, yayılma ve gelişme adına neredeyse hiç bir şey yapamaz. koşulların ağırlığından bir çok yerde küçük o kadar bozulmuştur ki küçüklüğün ona bahşettiği güzelliklerden geriye ne kaldığını algılamak ciddi bir çaba ister. bugün büyüğün küçüğe bıraktığı alan, ticari, kültürel, yaşamsal alan o kadar küçük ve kullanılamaz niteliktedir ve küçük bunun gerçek sebebini görebilmek anlamında o kadar eğitimsiz ve örgütsüzdür ki hayatta kalabilmek için genelde karşısında rakip olarak bir başka küçüğü görme yanılgısına düşmekte ve onunla mücadele etmektedir. bugün bu koşulların dayatıldığı gerçek dünyada büyüklere örneğin exxon’a karşı ne tür bir strateji geliştirilebilir acaba, bugün ege’nin her iki yakasına gelen siyanürlü altıncıların ikiyüzelli yılı aşkın bilgi birikimi, parası var bunlarla nasıl mücadele edilir, egeyi, zeytini, neredeyse insanı sarhoş edecek kadar serin ve kutsal içme suyunu her iki yakanın ekilebilir kutsal topraklarını bunlardan korumak nasıl mümkündür, ırak’lılar yıllardır korkunç bir işkence içinde yaşıyor ve katlediliyorlar. bunun hiç bir gerekçesi olamaz ve yok da zaten. bu uygulamayı sürekli demokrasiden söz eden avrupalı’nın gözünün önünde sürdüren dünyanın en acımasız gücüne karşı ne yapılabilir. toprakları zehirleyen ve kanserojen olduğu nerdeyse kanıtlanmış, sık sık komşu ülkelerden geri yollanan ve içeride farkında olmadan tüketilen genetiğiyle oynanmış bitkileri üretenlerle nasıl baş edilecek. akdeniz ton balığını hiç bir kurala uymadan avlayan ve dolayısıyla ekolojik zinciri tamiri olanaksız bir şekilde kıran dev balıkçı tekneleriyle nasıl mücadele edilecek, kendisi de dev olan ve yukarıda bahsi geçen bütün olumsuz özellikleri fazla fazla bünyesinde barındıran greenpeace ile mi, wwf ile mi. hastalıklı bir bünyeye sahip olan büyük, tepkileri azaltmaya yönelik bir kandırmacanın ucundaki sözümona çare olarak da alternatif ve sivil alanı da eline geçirip aynı sağlıksızlıkta dev yapılar kuruyor.
lokal, yerel, küçük olana artan baskı dünyanın kurtuluşuna dair ümitleri de elinden alıyor. bugün diyelim ki brezilya kültürü’nün üzerindeki küresel baskı zaten de esnek, açık, yenilikleri isteyen ve bu yeniliklerden yeni sentezler ortaya koyan bu güzel kültürü değişime zorlamaktadır, ne yönde, işte kasım ayından hazirana kadar daha yoğun bir şekilde ama aslında yılın her gününün bir ızdıraptan başka bir şey olmadığı kopenhag ya da bern’de başat olan kültüre dönüştürmeye çalışmakta. brezilya kültürü yapısında var olan (ve bu yazıda dünyanın yok oluşuna panzehir olark görülen) açıklığı, geleneksele saygısı, çok renkliliği ve çeşitliliği, misafirperverliği ile bu büyük yoz kültüre dayanmakta büyük güçlük çekmekte ve çok daha trajik olanı, brezilya kültürü diye bahsettiğimiz bu diyelim dünyanın yüzelli ülkesindekinde olandan çok daha kaliteli, insani, açık, delikli ve geçirgen bu kültür de aynı ülkedeki daha küçük ve daha yerel kültürlere belli bir baskı uygulamaktadır. bu katmanlı baskı sistemi yavaş yavaş dünyanın sonunu getirmekte çünkü bu mantıkla yalnızca en gaddar ve en kapalı en kıyıcı kültürlerle sistemler ayakta kalabilmektedir. bu sonuç dünyayı yalnızca sıkıcı bir coğrafya haline getirmekle kalmaz çözümlerini de elinden alır. bu monokültür hepimizi birer kokakola şişesi gibi birbirimize benzeten kültür yirmi yıl öncesine kadar hindistan’da 40.000 olan pirinç çeşidini bugün yüzlerle ifade edilebilecek kadar azaltmıştır. onların da çoğu hibrittir. bugün dillerin üzerindeki baskı, bugün geleneksel şifa yöntemlerinin üzerindeki baskı her geçen gün kültürel, ekolojik, idari, yönetsel çözüm alternatiflerini azaltmaktadır.
mutluluk arayışının insandan en uzaklaştığı noktyı aradığımızda karşımıza bir reklam sloganı çıkıyor ya da öteki reklam sloganı, farketmiyor:
“beko buzdolabını doldurmak için tam 617 litre alış veriş yapmamız lazım ki mutlu olalım”. mutluluk tasavvurunun bu kadar can yakıcı olduğu bir kültüre reklam kültürü dışında rastlamanız olanaksızdır. bütün bu sürecin devamı olarak gene aynı büyükler tamamen kendilerinin sebep olduğu her yeni tehlikede hemen ortaya çıkıp zaten de tek sahibi oldukları iletişim mecralarından sosyal reklamları devreye sokarak bizden daha az yıkanmamızı, daha az elektirik kullanmamızı, daha az seyahat etmemizi istemekte ama gene aynı adamlar öğleden sonra yaptıkları tüketim reklamlarıyla onların şirketlerinin uçaklarına binip olabildiğince sık seyahat etmemizi, onların dev otellerinde olanca suyu kullanarak saatlerce duş almamızı veya açık büfelerinden çatlayıncaya kadar yememizi dilemekte önermekte ya da emretmektedir. bütün bu şizofren yapı en ufak bir inandırıcılık olanağı olmayan bu hastalıklı durum komik bile değil.
bunlar büyüdükçe, bunlar birer canavar gibi bozuk, deforme bir gövdeyle ve metastaza benzer bir şekilde büyüdükçe dünyanın, bireyin küçüğün, özgünün hiç bir şansı kalmıyor. bütün ekolojik, siyasi sorunların altında bu iyice bozulmuş korkunç büyüklüklerin yani hollywood’un, dünya bankası’nın, levis’in ve venedik bianeli’nin yarattığı korkunç baskı var. bu büyükler çok ve ziyan ederek, israf ederek tüketiyor ve korkunç büyüklükte atık üretiyor.
atıklar çok farklı şekilde ve yapıda ortaya çıkıyor: tutkal koklayan çocuklar, karbon monoksit, ağır metallerden bütün yaşamın tükendiği nehirler.
büyümenin yarattığı baskıcı yeni yoz küresel kültür yalnızca venedik bianeli’nden akmıyor yaşantımıza, bugüne ve geleceğe: baskın olanın, küresel olanın, büyük hatta dev olanın dayattığı yeni kültür ve dünya tasarımına uyum sürecinin en önemli itici güçlerinden biri reklamlar. dünyanın geleceğini belirleyenler emirlerini, talimatlarını, dileklerini, bir sene sonra ne giyileceğine dair kararlarını, neredeyse artık kendilerinin belirlerdikleri hava durumunu ve para durumunu, neyin speküle edilip edilmeyeceğine dair kandırmacaları reklamlarla iletiyorlar sıradan insana. ya gerçek reklamlarla ya da reklama dönüştürdükleri haber ya da diğer adlarla anılan program formatlarıyla.
bugün çok gerek olmadıkca büyük daha önceki çağlarda çok daha sık olanın aksine küçükle hiç karşı karşıya bile gelmeden çözüyor dünyayı kendine uygun bir coğrafyaya çevirme sürecini. çünkü büyük hiç bir devirde, çağda bu kadar büyük, bu kadar muktedir olmamış, küçük de asla bu kadar örgütsüz ve zayıf kalmamıştı. bugün küçük için yaşam bir hayatta kalma sorunudur. elindekileri çoğaltma, yayılma ve gelişme adına neredeyse hiç bir şey yapamaz. koşulların ağırlığından bir çok yerde küçük o kadar bozulmuştur ki küçüklüğün ona bahşettiği güzelliklerden geriye ne kaldığını algılamak ciddi bir çaba ister. bugün büyüğün küçüğe bıraktığı alan, ticari, kültürel, yaşamsal alan o kadar küçük ve kullanılamaz niteliktedir ve küçük bunun gerçek sebebini görebilmek anlamında o kadar eğitimsiz ve örgütsüzdür ki hayatta kalabilmek için genelde karşısında rakip olarak bir başka küçüğü görme yanılgısına düşmekte ve onunla mücadele etmektedir. bugün bu koşulların dayatıldığı gerçek dünyada büyüklere örneğin exxon’a karşı ne tür bir strateji geliştirilebilir acaba, bugün ege’nin her iki yakasına gelen siyanürlü altıncıların ikiyüzelli yılı aşkın bilgi birikimi, parası var bunlarla nasıl mücadele edilir, egeyi, zeytini, neredeyse insanı sarhoş edecek kadar serin ve kutsal içme suyunu her iki yakanın ekilebilir kutsal topraklarını bunlardan korumak nasıl mümkündür, ırak’lılar yıllardır korkunç bir işkence içinde yaşıyor ve katlediliyorlar. bunun hiç bir gerekçesi olamaz ve yok da zaten. bu uygulamayı sürekli demokrasiden söz eden avrupalı’nın gözünün önünde sürdüren dünyanın en acımasız gücüne karşı ne yapılabilir. toprakları zehirleyen ve kanserojen olduğu nerdeyse kanıtlanmış, sık sık komşu ülkelerden geri yollanan ve içeride farkında olmadan tüketilen genetiğiyle oynanmış bitkileri üretenlerle nasıl baş edilecek. akdeniz ton balığını hiç bir kurala uymadan avlayan ve dolayısıyla ekolojik zinciri tamiri olanaksız bir şekilde kıran dev balıkçı tekneleriyle nasıl mücadele edilecek, kendisi de dev olan ve yukarıda bahsi geçen bütün olumsuz özellikleri fazla fazla bünyesinde barındıran greenpeace ile mi, wwf ile mi. hastalıklı bir bünyeye sahip olan büyük, tepkileri azaltmaya yönelik bir kandırmacanın ucundaki sözümona çare olarak da alternatif ve sivil alanı da eline geçirip aynı sağlıksızlıkta dev yapılar kuruyor.
lokal, yerel, küçük olana artan baskı dünyanın kurtuluşuna dair ümitleri de elinden alıyor. bugün diyelim ki brezilya kültürü’nün üzerindeki küresel baskı zaten de esnek, açık, yenilikleri isteyen ve bu yeniliklerden yeni sentezler ortaya koyan bu güzel kültürü değişime zorlamaktadır, ne yönde, işte kasım ayından hazirana kadar daha yoğun bir şekilde ama aslında yılın her gününün bir ızdıraptan başka bir şey olmadığı kopenhag ya da bern’de başat olan kültüre dönüştürmeye çalışmakta. brezilya kültürü yapısında var olan (ve bu yazıda dünyanın yok oluşuna panzehir olark görülen) açıklığı, geleneksele saygısı, çok renkliliği ve çeşitliliği, misafirperverliği ile bu büyük yoz kültüre dayanmakta büyük güçlük çekmekte ve çok daha trajik olanı, brezilya kültürü diye bahsettiğimiz bu diyelim dünyanın yüzelli ülkesindekinde olandan çok daha kaliteli, insani, açık, delikli ve geçirgen bu kültür de aynı ülkedeki daha küçük ve daha yerel kültürlere belli bir baskı uygulamaktadır. bu katmanlı baskı sistemi yavaş yavaş dünyanın sonunu getirmekte çünkü bu mantıkla yalnızca en gaddar ve en kapalı en kıyıcı kültürlerle sistemler ayakta kalabilmektedir. bu sonuç dünyayı yalnızca sıkıcı bir coğrafya haline getirmekle kalmaz çözümlerini de elinden alır. bu monokültür hepimizi birer kokakola şişesi gibi birbirimize benzeten kültür yirmi yıl öncesine kadar hindistan’da 40.000 olan pirinç çeşidini bugün yüzlerle ifade edilebilecek kadar azaltmıştır. onların da çoğu hibrittir. bugün dillerin üzerindeki baskı, bugün geleneksel şifa yöntemlerinin üzerindeki baskı her geçen gün kültürel, ekolojik, idari, yönetsel çözüm alternatiflerini azaltmaktadır.
mutluluk arayışının insandan en uzaklaştığı noktyı aradığımızda karşımıza bir reklam sloganı çıkıyor ya da öteki reklam sloganı, farketmiyor:
“beko buzdolabını doldurmak için tam 617 litre alış veriş yapmamız lazım ki mutlu olalım”. mutluluk tasavvurunun bu kadar can yakıcı olduğu bir kültüre reklam kültürü dışında rastlamanız olanaksızdır. bütün bu sürecin devamı olarak gene aynı büyükler tamamen kendilerinin sebep olduğu her yeni tehlikede hemen ortaya çıkıp zaten de tek sahibi oldukları iletişim mecralarından sosyal reklamları devreye sokarak bizden daha az yıkanmamızı, daha az elektirik kullanmamızı, daha az seyahat etmemizi istemekte ama gene aynı adamlar öğleden sonra yaptıkları tüketim reklamlarıyla onların şirketlerinin uçaklarına binip olabildiğince sık seyahat etmemizi, onların dev otellerinde olanca suyu kullanarak saatlerce duş almamızı veya açık büfelerinden çatlayıncaya kadar yememizi dilemekte önermekte ya da emretmektedir. bütün bu şizofren yapı en ufak bir inandırıcılık olanağı olmayan bu hastalıklı durum komik bile değil.
Çıkmaz sokak: Reklam
medici, fugger, walser ailelerinin aralarındaki iç haberleşmenin ve bunun da ötesinde bu büyük ailelerin bütün dünyadan aldıkları, büyük bir güvenlik içindeki kuryelerle birbirlerine ulaştırdıkları metupların içindeki haberlerin ticari olarak işe yaramayan kısımları 1500’lerde ilk gazeteyi oluşturdu. habermas böyle açıklıyor ilk medyanın doğuşunu. avrupa’nın meşhur ve zengin dev bir kaç ailesi bütün uzak coğrafyalardaki muh(a)birleri vasıtasıyla, kahve, kakao, köle miktarından, politik durumdan, ticari, ekonomik, politik, askeri boşluklardan ve fiyatlardan herkesten önce haberdar olmakla kalmıyor, bu mektupların hiç işe yaramayan kısımlarını da kamuyla paylaşma inceliği gösteriyordu. dünyayı idare eden bu soylu, yüce aileler, alın bununla da siz oyalanın bizim büyük gemilerimiz herhangi beyaz adamın ayağını basmamış olduğu coğrafyaya doğru çoktan yola çıktı, altınlar için kan dökmeye hazır keskin palalı bileği güçlü adamlarımız güvertede silahlarını parlatıyorlar diyorlardı. demek ki ilk haberler değerli kısımları ayıklanmış mektuplardı. atık yani. çöp. acaba hala öyle mi. bunu her akşam bir ekranda, bir radyoda ya da bir gazetede ben kamunun haber alma hakkını yerine getiriyorum diyen gazeteciler ve bütün bunları tüketenler çok dikkatle düşünmeli. odanın kenarında yığılı gazete yığınına, elinizdeki gazetedeki bir habere veya bir televizyon programına bakarken bütün bu aygıtların yaydığı şeyin bilgi mi atık mı olduğunu sık sık düşünmekte yarar var.
bütün bunlara karşın 1850lerden 1900lerin başına kadar olan süreçte bütün sendikaların, mahallelerin, gurupların gazetesi vardı ve gazete çok önemli bir politik ve sosyal işlev yerine getirecek şekilde dönüştürülmüştü. ancak kapital daha hızlı, daha çok, daha geniş alana yayılan ve daha kaliteli basmak için daha yeni teknikler buldu, hızda ve kalitede öne geçti ve bu büyük yatırımı da reklamla finanse etti. böylece iş tekrar doğal mecraını buldu ve ana akım medya oluştu ve bu anaakım medyadaki haberler boşaltılarak içerikten yoksun bir hale getirildi.
radyo, kablosuz iletişim diye düşünülmüştü başlangıçta. hem alıcı hem verici olarak ortaya çıkmıştı. 1911 yılında marconi’nin aklına bu cihazdan müzik vermek geldi ve ilk radyo fikri doğdu. ikinci dünya savaşında radyo telsiz niyetine, telsiz olarak kullanıldı. savaş sonrasında kitle için kullanılmaya başlar başlamaz ilk iptal edilen yönü interaktif yönü yani her iki tarafın da birbirine mesaj iletebilme yeteneği oldu. yani bir ucu ifade edebilmeye tıkandı ve bir merkezden, tek merkezden bir çok kişinin dinlediği bir mesajı yaymaya başladı radyo. abd’de kamuya ait dalgalar hemen özelleştirilerek satıldı. bununla beraber de reklam doğdu. radyo reklamı doğdu. basılı reklam zaten vardı. 1924 yılında yalnızca manhattan’da 400 radyo istasyonu vardı. bir dalga salatası oluşmuş ve hiç bir şey dinlenemez hale gelmişti ve hemen frekans lisansı çözümü getirildi bu soruna, halk için değil, reklamlar düzgün ve parazitsiz yayılsın diye. bu düzeltmeleri yapan kuruluş da bugün rtük nasıl ve ne amaçla çalışıyorsa o amaç için çalışıyordu. brillo adındaki sabun şirketinin finanse ettiği ilk radyo tiyatrosunun bugün de geçerli olan ismi de reklam verenin üretim yaptığı alanla ilgili bir isimdir. brillo bir sabun şirketidir ve bu tür dizilerin adı sabun operasıdır. (soap opera)
1950’lerde ilk uydu tur atmaya başladığında bu yeni durumun ve keşfin ya da fethin iletişimle ilgili olduğu ve çok önemli olduğu belli olmuştu, önce askerlerin ve hemen sonra da kapitalin eline geçti bu dalgalar, üçüncü dünya ülkeleri bu dalgaların da dünyadaki hemen her şey gibi zenginlere ait olmasına karşı çıktılar. 21 yy iletişiminde çok önemli olan bu dalgaların paylaşımının düzenlenmesinde üçüncü dünya ülkelerine yapılan haksızlık mac bride raporu sonrasında açıklıkla ortaya koyulduğunda abd unesco’dan çekildi ve bugüne kadar da bu kuruma biriken borçlarından tek bir dolar ödemiş değil.
iletişim tarihi deyince reklamın tarihini dolayısıyla sömürünün tarihini de kastetmiş oluyoruz. bugün dünyada egemen olan politik ve ticari sistemin temel sözcüsü reklamın işlevini görmezden gelerek bu gezegeni bu hale getiren sorunlara nasıl bir çözüm önerebiliriz. bu çok absürd bir durum değil mi. dünyayı bu kapitalist düzen ve onun tüketim anlayışının ekolojik ve sosyal olarak tükettiğini söylerken tek bir firmayı bile eleştirmeden ve bu firmaların bu tüketimi arttırmak için kullandıkları en büyük silah olan reklamı eleştirmeden bütün bu miş gibi mış gibi yapan sosyal sorumluluk kampanyalarıyla nereye kadar gideceğiz.
hiç şüphesiz bundan 20 yıl sonra reklamcılar da bu cümleye gelecek ama kendi kolunda çözümü olmayan yaralar çıkmadan söylemeli herhangi bir ana ajansın ceo’su bu sözleri, kapitalizmin özelliği budur zaten, tüketirken gereğinden hızlı, düzeltirken gereğinden yavaş olması, hep gecikmesi. firmalar mutlaka daha ahlaklı davranmalı bir yandan daha fazla tüketin, (özellikle de benim firmamın ürettiği mal ve hizmeti) diyerek diğer yandan dünyayı kurtarmak mümkün değil. bugün dünyada 2250 yılına kadar yetecek blucin üretilmiş durumda ve milyonlarcası daha üretiliyor, elektrik, su, el emeği harcanarak. buradaki sorunu görmeden problemi çözemeyiz. bunu apaçık söylemeden sorunu çözemeyiz. cihangir’de bir kahvede bütün ülkedeki her türlü gericiliğe olağanüstü güzel yazılarla karşı çıkan bir yazı yazıyor olsak bile reklamın yaptığı tahribata arkadaşlar yan masada oturuyor ve yüzyüze bakıyoruz diye karşı çıkmıyorsak yaptığımız işte eksik ve yanlış var demektir. reklam dünyamızı ekolojik ve düşünsel dünyamızı çölleştiriyor.
reklam şiiri öldürür, şiir insanın can damarıdır.
reklamın, özellikle bugün kullanıldığı şekilde kullanılan reklamın insan sağlığı açısından tahrip edici olduğunu düşünüyorum. hele gittikçe dönüşen ülkemizin reklamlarının geneline baktığımızda her şey daha da korkutucu olmakta;
reklamlarda ilk başta bağıran insanlar vardı; banka şubelerini hiç sevmediklerini filan bağırarak söylüyor ya da bir şirkette veya ötekinde arkadaşlarıyla alay ediyorlardı...
ardından gelen süreçte yalnızca sözlü hakaret vardı;
şişman kadınları asansöre almayarak aşağılamak boyutunda...
daha sonra insanları tüm yaşamlarını adadıkları alanı aşağılatmak anlamında sınamak gibi bir sürece girildi ve bu da başarıldı mazhar ve fuat’a kendi şarkı sözleri yerine banka reklamının daha hoş olduğunu söyletmek gibi.
şimdi artık iletişimsizliğin doruğundaki psikiyatrik vaka olarak tanımlayabileceğimiz reklam senaryoları “vurma” , “darp etme” boyutlarına ulaştı. bu yaratıcılıkla daha nerelere gider kimbilir; bir süre önce gördüğüm bir reklamda televizyon satın almayan adama yumruk vuruluyordu ve bir otomobil firması da arabalarını çarpıştırıyor ekranın altına da bu sahnelerin gerçek olduğunu yazarak.
yalan değil gerçekten gerçek o sahneler, hayatımızın gerçeği.
bugün kullanıldığı şekilde tamamıyla karşısında durduğum bir kavram olan “reklamla” ilgili oluşturduğum tanımın incelenmesinde yarar olabilecek kısmı çok kısa anlatılabilir bir şey:
“çağı, zamanı, paranın akışını, fakirliği, süreçleri ve ekonomiyi belirleyen güçlerin (medya, çok uluslu ya da ulusal holdingler, hükümet vs...) bu faaliyetlerinde propaganda filmi formatı olarak artık belgesel formatını değil reklamı araç olarak kullandıkları gerçeğidir.
belgesel öğrenen ve veya yapanlar için aslolan; üzerinden ciddi tartışmalara gidilebilecek, açılım sağlanabilecek ve araştırma konusu olabilecek öz budur. tartışılması gereken budur, sorgulanması ve gerekiyorsa çürütülmesi gereken budur.
bu tezim (reklamın belgeselin yerini aldığı) gerçekse (ki bence öyle) model ve yöntem geliştirmek zorundayız. eğer (mainstream) ana akım medyayda mesajın yayılması isteniyorsa, içinde barındırdığı felsefi problemleri kabullenerek mümkün olduğunca kısa ve çarpıcı işler yapmak gerekiyor. kısa uzun işten daha anlamlı olduğu için değil şüphesiz, kısanın sayılamayacak kadar sorunu var. ama uzun olanı özellikle de televizyona sokmanın neredeyse hiç olanağı yok. bu anlamda reklamcıların kullandığı ve çok başarılı olduğu dili, bu dili oluşturmakta kullandıkları kamera, objektif ve post prodüksiyonda kullandıkları (software) programları çok iyi analiz etmek ve onları kullanmak olanaksızsa yerine ikame edilebilecekleri kullanmak gerekiyor. yeni bir dil icad etmeye çok gerek yok.
bütün bunlara karşın 1850lerden 1900lerin başına kadar olan süreçte bütün sendikaların, mahallelerin, gurupların gazetesi vardı ve gazete çok önemli bir politik ve sosyal işlev yerine getirecek şekilde dönüştürülmüştü. ancak kapital daha hızlı, daha çok, daha geniş alana yayılan ve daha kaliteli basmak için daha yeni teknikler buldu, hızda ve kalitede öne geçti ve bu büyük yatırımı da reklamla finanse etti. böylece iş tekrar doğal mecraını buldu ve ana akım medya oluştu ve bu anaakım medyadaki haberler boşaltılarak içerikten yoksun bir hale getirildi.
radyo, kablosuz iletişim diye düşünülmüştü başlangıçta. hem alıcı hem verici olarak ortaya çıkmıştı. 1911 yılında marconi’nin aklına bu cihazdan müzik vermek geldi ve ilk radyo fikri doğdu. ikinci dünya savaşında radyo telsiz niyetine, telsiz olarak kullanıldı. savaş sonrasında kitle için kullanılmaya başlar başlamaz ilk iptal edilen yönü interaktif yönü yani her iki tarafın da birbirine mesaj iletebilme yeteneği oldu. yani bir ucu ifade edebilmeye tıkandı ve bir merkezden, tek merkezden bir çok kişinin dinlediği bir mesajı yaymaya başladı radyo. abd’de kamuya ait dalgalar hemen özelleştirilerek satıldı. bununla beraber de reklam doğdu. radyo reklamı doğdu. basılı reklam zaten vardı. 1924 yılında yalnızca manhattan’da 400 radyo istasyonu vardı. bir dalga salatası oluşmuş ve hiç bir şey dinlenemez hale gelmişti ve hemen frekans lisansı çözümü getirildi bu soruna, halk için değil, reklamlar düzgün ve parazitsiz yayılsın diye. bu düzeltmeleri yapan kuruluş da bugün rtük nasıl ve ne amaçla çalışıyorsa o amaç için çalışıyordu. brillo adındaki sabun şirketinin finanse ettiği ilk radyo tiyatrosunun bugün de geçerli olan ismi de reklam verenin üretim yaptığı alanla ilgili bir isimdir. brillo bir sabun şirketidir ve bu tür dizilerin adı sabun operasıdır. (soap opera)
1950’lerde ilk uydu tur atmaya başladığında bu yeni durumun ve keşfin ya da fethin iletişimle ilgili olduğu ve çok önemli olduğu belli olmuştu, önce askerlerin ve hemen sonra da kapitalin eline geçti bu dalgalar, üçüncü dünya ülkeleri bu dalgaların da dünyadaki hemen her şey gibi zenginlere ait olmasına karşı çıktılar. 21 yy iletişiminde çok önemli olan bu dalgaların paylaşımının düzenlenmesinde üçüncü dünya ülkelerine yapılan haksızlık mac bride raporu sonrasında açıklıkla ortaya koyulduğunda abd unesco’dan çekildi ve bugüne kadar da bu kuruma biriken borçlarından tek bir dolar ödemiş değil.
iletişim tarihi deyince reklamın tarihini dolayısıyla sömürünün tarihini de kastetmiş oluyoruz. bugün dünyada egemen olan politik ve ticari sistemin temel sözcüsü reklamın işlevini görmezden gelerek bu gezegeni bu hale getiren sorunlara nasıl bir çözüm önerebiliriz. bu çok absürd bir durum değil mi. dünyayı bu kapitalist düzen ve onun tüketim anlayışının ekolojik ve sosyal olarak tükettiğini söylerken tek bir firmayı bile eleştirmeden ve bu firmaların bu tüketimi arttırmak için kullandıkları en büyük silah olan reklamı eleştirmeden bütün bu miş gibi mış gibi yapan sosyal sorumluluk kampanyalarıyla nereye kadar gideceğiz.
hiç şüphesiz bundan 20 yıl sonra reklamcılar da bu cümleye gelecek ama kendi kolunda çözümü olmayan yaralar çıkmadan söylemeli herhangi bir ana ajansın ceo’su bu sözleri, kapitalizmin özelliği budur zaten, tüketirken gereğinden hızlı, düzeltirken gereğinden yavaş olması, hep gecikmesi. firmalar mutlaka daha ahlaklı davranmalı bir yandan daha fazla tüketin, (özellikle de benim firmamın ürettiği mal ve hizmeti) diyerek diğer yandan dünyayı kurtarmak mümkün değil. bugün dünyada 2250 yılına kadar yetecek blucin üretilmiş durumda ve milyonlarcası daha üretiliyor, elektrik, su, el emeği harcanarak. buradaki sorunu görmeden problemi çözemeyiz. bunu apaçık söylemeden sorunu çözemeyiz. cihangir’de bir kahvede bütün ülkedeki her türlü gericiliğe olağanüstü güzel yazılarla karşı çıkan bir yazı yazıyor olsak bile reklamın yaptığı tahribata arkadaşlar yan masada oturuyor ve yüzyüze bakıyoruz diye karşı çıkmıyorsak yaptığımız işte eksik ve yanlış var demektir. reklam dünyamızı ekolojik ve düşünsel dünyamızı çölleştiriyor.
reklam şiiri öldürür, şiir insanın can damarıdır.
reklamın, özellikle bugün kullanıldığı şekilde kullanılan reklamın insan sağlığı açısından tahrip edici olduğunu düşünüyorum. hele gittikçe dönüşen ülkemizin reklamlarının geneline baktığımızda her şey daha da korkutucu olmakta;
reklamlarda ilk başta bağıran insanlar vardı; banka şubelerini hiç sevmediklerini filan bağırarak söylüyor ya da bir şirkette veya ötekinde arkadaşlarıyla alay ediyorlardı...
ardından gelen süreçte yalnızca sözlü hakaret vardı;
şişman kadınları asansöre almayarak aşağılamak boyutunda...
daha sonra insanları tüm yaşamlarını adadıkları alanı aşağılatmak anlamında sınamak gibi bir sürece girildi ve bu da başarıldı mazhar ve fuat’a kendi şarkı sözleri yerine banka reklamının daha hoş olduğunu söyletmek gibi.
şimdi artık iletişimsizliğin doruğundaki psikiyatrik vaka olarak tanımlayabileceğimiz reklam senaryoları “vurma” , “darp etme” boyutlarına ulaştı. bu yaratıcılıkla daha nerelere gider kimbilir; bir süre önce gördüğüm bir reklamda televizyon satın almayan adama yumruk vuruluyordu ve bir otomobil firması da arabalarını çarpıştırıyor ekranın altına da bu sahnelerin gerçek olduğunu yazarak.
yalan değil gerçekten gerçek o sahneler, hayatımızın gerçeği.
bugün kullanıldığı şekilde tamamıyla karşısında durduğum bir kavram olan “reklamla” ilgili oluşturduğum tanımın incelenmesinde yarar olabilecek kısmı çok kısa anlatılabilir bir şey:
“çağı, zamanı, paranın akışını, fakirliği, süreçleri ve ekonomiyi belirleyen güçlerin (medya, çok uluslu ya da ulusal holdingler, hükümet vs...) bu faaliyetlerinde propaganda filmi formatı olarak artık belgesel formatını değil reklamı araç olarak kullandıkları gerçeğidir.
belgesel öğrenen ve veya yapanlar için aslolan; üzerinden ciddi tartışmalara gidilebilecek, açılım sağlanabilecek ve araştırma konusu olabilecek öz budur. tartışılması gereken budur, sorgulanması ve gerekiyorsa çürütülmesi gereken budur.
bu tezim (reklamın belgeselin yerini aldığı) gerçekse (ki bence öyle) model ve yöntem geliştirmek zorundayız. eğer (mainstream) ana akım medyayda mesajın yayılması isteniyorsa, içinde barındırdığı felsefi problemleri kabullenerek mümkün olduğunca kısa ve çarpıcı işler yapmak gerekiyor. kısa uzun işten daha anlamlı olduğu için değil şüphesiz, kısanın sayılamayacak kadar sorunu var. ama uzun olanı özellikle de televizyona sokmanın neredeyse hiç olanağı yok. bu anlamda reklamcıların kullandığı ve çok başarılı olduğu dili, bu dili oluşturmakta kullandıkları kamera, objektif ve post prodüksiyonda kullandıkları (software) programları çok iyi analiz etmek ve onları kullanmak olanaksızsa yerine ikame edilebilecekleri kullanmak gerekiyor. yeni bir dil icad etmeye çok gerek yok.
Temsil
kontra üretmek, belgesel veya haber yapmak, gazeteci olmak gibi meslek seçimlerinde genellikle insan birilerinin sesi olmaya karar vermiş gibidir, sesi çıkmayanın sesi olmak, görünemeyeni göstermek. bir insani ahlaki temel varmış gibi görünür bu seçimlerde ve sıklıkla da vardır.
bu amaçla, bir belgesel ya da bir kontra yaparken birilerinin yerine birilerinin adına, birileri için anlamlı bir şeyler söylemeye niyet ettiğimizde bu birilerini ya da kişiyi daima iki ana gruptan birine dahil etme eğilimindeyiz ve bunun da başka bir çaresi yok galiba: iktidar ya da muhalefet, merkez ya da periferi, ben ya da öteki, ezen ya da ezilen, çoğunluk ya da azınlık gibi.
muhalefet ya da periferi denince, yani öteki ezilen, azınlık deyince akla gelen örnekler ; homoseksüel, lezbiyen, zenci, kürt…
ancak belgesellerde veya araştırmalarda genellikle bir kaç önemli unsur dikkate alınmıyor diye düşünüyorum. belki de bireyin aynı anda ezen ve ezilen olabileceği ve bu çok katmanlı yapıya girmekten korkulması konuyu işlenebilir ama eksik hale getiriyor.
doğaldır ki öteki olarak ele alınan örneğin zenci ve lezbiyen kavramlarının yapısı ve içeriği göründüğünden çok daha karmaşık. ancak bu karmaşa genelde göz önünde bulundurulmuyor, ya da gözden kaçıyor. buradan bu yanlış veya kolaycı noktadan yola çıkarak kurulan formüllerin bir haylisi de çözüm üretmiyor. en azından üzerine konuşulan ve özneymiş gibi gösterilerek tamamen nesne muamelesine tabi tutulan ötekine hiç bir çözüm üretmediğiniz biliyoruz.
bilmiyorsak da en kısa zamanda öğreniyoruz. her zencinin zenci olmadığını. ya da günümüzde rengin zenciliği pek belirlemediğini.
michael jordan ne kadar zencidir. ve ortalama bir türk dünyada ne kadar beyaz…
tek tek ele alındığı zaman “ben ve öteki” bağlamındaki “öteki” ya da “outsider” ya da “marjinal” ya da “azınlık” olarak durumunu ve konumunu değiştirmek amacıyla sürekli bir mücadele halinde olandır. bunu kimse tartışmıyor; çünkü o ezilmektedir, baskı altındadır, kendini gerçekleştirememektedir. onu tanımlayan kelimelerin kendisine bakıldığında bile görülebilir bu durum.
ancak ötekini benden yani merkezdekinden yani ezenden ayırmak olağanüstü zordur.
bu zor süreçte bazıları sürekli olarak ötekinin temsil imkanlarını kullanarak ve yerini alarak ötekinin temsilciliğini yapacak ve bunu yaparken de özde yalnızca ve yalnızca kendini gerçekleştirecektir.
işte bu paradoks bu trajikomik durum kontra yönetmenini, belgeselciyi, yazarı, hocayı ve insanı çok yakından ilgilendirmesi gereken bir durumdur. birileri sürekli öteki olmaya talip ya da ötekini temsil etmeye… birileri sürekli aynı kişilerden, aynı guruplardan oluşan birileri ötekine dair sorunları, dataları, çözümleri saptıyor ve öteki adına iyileri kötüleri belirliyor…
ama gerçek öteki panellere, televizyon ya da radyo programlarına, kitaplara giremiyor. (bir sayı, bir istatistik değer, söyledikleri gerektiği şekilde “uygunlaştırılmış-kesilmiş-kurgulanmış” olarak ve bir nesne, bir nevi garnitür olarak giriyor ama özne olarak giremiyor)
öteki ama gerçek öteki bütün ötekilikten kaynaklı sorunları yaşayan ve çözümü de bilen öteki birey olarak göz önüne ancak olağanüstü veya olağandışı bir durumun tam ortasındayken; perişan, darmadağın, irrasyonel belki de “asla tercüme edilemeyecek davranış ve sözlerle” o anki durumuyla, onun gerçekliğine dair hiç bir saptama yapılamayacak bir anda ya da anlarda çıkıyor. kosova ya da ruanda’da ölürken, öldürülürken, taksim’de polisten kaçarken filan… İşte kitle iletişim araçlarında ötekinin temsiline yalnızca bu tür istisnai ve kendisini ifade etmesinin imkanı olmayan durumlarda müsade ediliyor… özne gibi gösterilip nesne olarak bir görünüyor bir kayboluyor…ölürken bir şeyler söyleyebildi bir zenci, ölürken ne derse insan, polisin saçına yapıştığı travesti bir şeyler haykırıyordu mikrofona anlaşılmadı bile ama “sisi” gibi “öteki”nin temsilciliğine soyunan ve görünüşte öteki olan ve gerçek ötekiliğinde sıyrıldıkça ötekinin temsilcisi olarak daha güçlü bir kabul gören, (aslında bu cümle her hangi bir şekilde bitirilemiyor ve kuyruğuna ulaşıp tam bir daire oluyor) kabul gördükçe ötekilikten sıyrılan, sıyrıldıkça kabul gören, kabul gördükçe uygunlaşan, uygunlaştıkça gerçekten uzaklaşanlar iktidarlarını güçlendirip kalıcı hale getiriyorlar. ötekinin sözcüsü değil artık ötekine dair sözün söyleneceği çok sınırlı alanların sansürcüsüdür onlar.
sorun , “sisi” örneğinin genel yapıda çok yaygın olarak aynen görülmesinde. ötekinin temsilcilerinin önemli bir kısmı aslında öteki olmaktan uzaklaşıyor ve yalnızca düşünsel ve davranış olarak değil yeni yaşamın kurgulanmasında ve örgütlenmesinde, gündelik hayatın tekrar eden yapısında da “öteki”likten sıyrılıp gidiyor.
bu temsili gerçekleştirenlerin ötekinden artık haberleri bile yok ve o zaman artık bir de bakıyorlar ki ötekine dair temsilci olabilecekleri yerler ve ortamlar alabildiğine çoğalıyor; panellerde onları görüyoruz, televizyon programları da öyle; sunum ortamları hızla çoğalıyor. ve bu “öteki” söylemiyle, ötekini özne gibi gösterip nesneleştirme numarasını bir tür şapkadan tavşan çıkarma olarak kullanarak hayatlarını kazanmaya başlıyorlar. “öteki” onların varlık ve geçim kaynağı oluyor…
yaşamın karşısında tüm gerçekliğiyle duran ötekini dinlerken ya da ezileni dinlerken ya da hakikaten okumamışlığıyla, hakikatenuyuşturucu kullanışıyla, hakikaten polis tarafından kırılan koluyla ve bozuk siciliyle zenci olan ten rengi sarı, beyaz ya da siyah zenciyle karşılaştığınızda gerçekten ötekine dair bir anlam taşıyan şeyler görüyor, duyuyor ve anlam taşıyan şeylere dokunuyorsunuz. ama bu sıklıkla ana akım medyayda olmuyor.
bu noktada görmezden gelebilir, kullanabilir veya anlama gayretine girebilirsiniz…
temsilciliğe soyunmuş olma ama onu aslında kötüye kullandığı halde kendini bu temsil ettiği şeyin bir parçası olduğu yanılsamasına kaptırmak durumu sık görülen sorunlu bir durum.
medyadaki sunum ortamlarının ortak özelliğinden kaynaklanan mecburen, ne olursa olsun bir şeyler söyleme, bir yerlere varma ve program süresini dikkatli kullanma zorunluluğundan dolayı “kategorize etmek” “homojenleştirmek” zorunda olduğu ötekine en büyük kötülüğü böylece yapmak zorunda kalmakta ve aslında yolun başındaki felsefesine tam anlamıyla ihanet etmekte bu sağlıklı temsilciliğini yitirmiş ve meşhur olmuş temsilciler. bu süreçte farklılıkların anlamı, özgünlük, biriciklik, de anlamını yitirmektedir çünkü genellikle televizyon programlarının süreleri yetmemektedir
(...süreniz doldu, bir dakika uzatıyorum. koy “ötekini” çekmeceye. çiz artık haberin bile olmayan ötekinin resmini ve sanki zorunlusun ya ötekini “aynılaştırmaya” bu aynılaştırdığın gulyabaniye çözümler ve reçeteler bulmaya mecbursun ya, mecbursun ötekinin hepsine birden iyi gelmeye. o filtreler sesini çıkarabileceğin bir noktaya ulaşmana seni ötekiden bene periferidekinden merkezdekine, muhaliften iktidardakine dönüştürmeden müsade etmiyor. ama artık geri dönülmez. yolun başındaki zenciliğinden, homoseksüelliğinden, tamamen sıyrılmış en belirgin öteki yönünü tamamen törpülemiş, polis balosunda ve şehit cenazesinde şarkı söyleyen homoseksüel askere alınmamış popçu misali ama daha elit filan…)
kontra üretirken, bir belgeselci ya da medya çalışanı, eğitimcisi ve insan olarak öteki adına, ötekinin yerine, ötekine ait, öteki için bir şeyler söylemeye hazırlanırken bu konuları bilmek ve unutmamak önemlidir.
bu amaçla, bir belgesel ya da bir kontra yaparken birilerinin yerine birilerinin adına, birileri için anlamlı bir şeyler söylemeye niyet ettiğimizde bu birilerini ya da kişiyi daima iki ana gruptan birine dahil etme eğilimindeyiz ve bunun da başka bir çaresi yok galiba: iktidar ya da muhalefet, merkez ya da periferi, ben ya da öteki, ezen ya da ezilen, çoğunluk ya da azınlık gibi.
muhalefet ya da periferi denince, yani öteki ezilen, azınlık deyince akla gelen örnekler ; homoseksüel, lezbiyen, zenci, kürt…
ancak belgesellerde veya araştırmalarda genellikle bir kaç önemli unsur dikkate alınmıyor diye düşünüyorum. belki de bireyin aynı anda ezen ve ezilen olabileceği ve bu çok katmanlı yapıya girmekten korkulması konuyu işlenebilir ama eksik hale getiriyor.
doğaldır ki öteki olarak ele alınan örneğin zenci ve lezbiyen kavramlarının yapısı ve içeriği göründüğünden çok daha karmaşık. ancak bu karmaşa genelde göz önünde bulundurulmuyor, ya da gözden kaçıyor. buradan bu yanlış veya kolaycı noktadan yola çıkarak kurulan formüllerin bir haylisi de çözüm üretmiyor. en azından üzerine konuşulan ve özneymiş gibi gösterilerek tamamen nesne muamelesine tabi tutulan ötekine hiç bir çözüm üretmediğiniz biliyoruz.
bilmiyorsak da en kısa zamanda öğreniyoruz. her zencinin zenci olmadığını. ya da günümüzde rengin zenciliği pek belirlemediğini.
michael jordan ne kadar zencidir. ve ortalama bir türk dünyada ne kadar beyaz…
tek tek ele alındığı zaman “ben ve öteki” bağlamındaki “öteki” ya da “outsider” ya da “marjinal” ya da “azınlık” olarak durumunu ve konumunu değiştirmek amacıyla sürekli bir mücadele halinde olandır. bunu kimse tartışmıyor; çünkü o ezilmektedir, baskı altındadır, kendini gerçekleştirememektedir. onu tanımlayan kelimelerin kendisine bakıldığında bile görülebilir bu durum.
ancak ötekini benden yani merkezdekinden yani ezenden ayırmak olağanüstü zordur.
bu zor süreçte bazıları sürekli olarak ötekinin temsil imkanlarını kullanarak ve yerini alarak ötekinin temsilciliğini yapacak ve bunu yaparken de özde yalnızca ve yalnızca kendini gerçekleştirecektir.
işte bu paradoks bu trajikomik durum kontra yönetmenini, belgeselciyi, yazarı, hocayı ve insanı çok yakından ilgilendirmesi gereken bir durumdur. birileri sürekli öteki olmaya talip ya da ötekini temsil etmeye… birileri sürekli aynı kişilerden, aynı guruplardan oluşan birileri ötekine dair sorunları, dataları, çözümleri saptıyor ve öteki adına iyileri kötüleri belirliyor…
ama gerçek öteki panellere, televizyon ya da radyo programlarına, kitaplara giremiyor. (bir sayı, bir istatistik değer, söyledikleri gerektiği şekilde “uygunlaştırılmış-kesilmiş-kurgulanmış” olarak ve bir nesne, bir nevi garnitür olarak giriyor ama özne olarak giremiyor)
öteki ama gerçek öteki bütün ötekilikten kaynaklı sorunları yaşayan ve çözümü de bilen öteki birey olarak göz önüne ancak olağanüstü veya olağandışı bir durumun tam ortasındayken; perişan, darmadağın, irrasyonel belki de “asla tercüme edilemeyecek davranış ve sözlerle” o anki durumuyla, onun gerçekliğine dair hiç bir saptama yapılamayacak bir anda ya da anlarda çıkıyor. kosova ya da ruanda’da ölürken, öldürülürken, taksim’de polisten kaçarken filan… İşte kitle iletişim araçlarında ötekinin temsiline yalnızca bu tür istisnai ve kendisini ifade etmesinin imkanı olmayan durumlarda müsade ediliyor… özne gibi gösterilip nesne olarak bir görünüyor bir kayboluyor…ölürken bir şeyler söyleyebildi bir zenci, ölürken ne derse insan, polisin saçına yapıştığı travesti bir şeyler haykırıyordu mikrofona anlaşılmadı bile ama “sisi” gibi “öteki”nin temsilciliğine soyunan ve görünüşte öteki olan ve gerçek ötekiliğinde sıyrıldıkça ötekinin temsilcisi olarak daha güçlü bir kabul gören, (aslında bu cümle her hangi bir şekilde bitirilemiyor ve kuyruğuna ulaşıp tam bir daire oluyor) kabul gördükçe ötekilikten sıyrılan, sıyrıldıkça kabul gören, kabul gördükçe uygunlaşan, uygunlaştıkça gerçekten uzaklaşanlar iktidarlarını güçlendirip kalıcı hale getiriyorlar. ötekinin sözcüsü değil artık ötekine dair sözün söyleneceği çok sınırlı alanların sansürcüsüdür onlar.
sorun , “sisi” örneğinin genel yapıda çok yaygın olarak aynen görülmesinde. ötekinin temsilcilerinin önemli bir kısmı aslında öteki olmaktan uzaklaşıyor ve yalnızca düşünsel ve davranış olarak değil yeni yaşamın kurgulanmasında ve örgütlenmesinde, gündelik hayatın tekrar eden yapısında da “öteki”likten sıyrılıp gidiyor.
bu temsili gerçekleştirenlerin ötekinden artık haberleri bile yok ve o zaman artık bir de bakıyorlar ki ötekine dair temsilci olabilecekleri yerler ve ortamlar alabildiğine çoğalıyor; panellerde onları görüyoruz, televizyon programları da öyle; sunum ortamları hızla çoğalıyor. ve bu “öteki” söylemiyle, ötekini özne gibi gösterip nesneleştirme numarasını bir tür şapkadan tavşan çıkarma olarak kullanarak hayatlarını kazanmaya başlıyorlar. “öteki” onların varlık ve geçim kaynağı oluyor…
yaşamın karşısında tüm gerçekliğiyle duran ötekini dinlerken ya da ezileni dinlerken ya da hakikaten okumamışlığıyla, hakikatenuyuşturucu kullanışıyla, hakikaten polis tarafından kırılan koluyla ve bozuk siciliyle zenci olan ten rengi sarı, beyaz ya da siyah zenciyle karşılaştığınızda gerçekten ötekine dair bir anlam taşıyan şeyler görüyor, duyuyor ve anlam taşıyan şeylere dokunuyorsunuz. ama bu sıklıkla ana akım medyayda olmuyor.
bu noktada görmezden gelebilir, kullanabilir veya anlama gayretine girebilirsiniz…
temsilciliğe soyunmuş olma ama onu aslında kötüye kullandığı halde kendini bu temsil ettiği şeyin bir parçası olduğu yanılsamasına kaptırmak durumu sık görülen sorunlu bir durum.
medyadaki sunum ortamlarının ortak özelliğinden kaynaklanan mecburen, ne olursa olsun bir şeyler söyleme, bir yerlere varma ve program süresini dikkatli kullanma zorunluluğundan dolayı “kategorize etmek” “homojenleştirmek” zorunda olduğu ötekine en büyük kötülüğü böylece yapmak zorunda kalmakta ve aslında yolun başındaki felsefesine tam anlamıyla ihanet etmekte bu sağlıklı temsilciliğini yitirmiş ve meşhur olmuş temsilciler. bu süreçte farklılıkların anlamı, özgünlük, biriciklik, de anlamını yitirmektedir çünkü genellikle televizyon programlarının süreleri yetmemektedir
(...süreniz doldu, bir dakika uzatıyorum. koy “ötekini” çekmeceye. çiz artık haberin bile olmayan ötekinin resmini ve sanki zorunlusun ya ötekini “aynılaştırmaya” bu aynılaştırdığın gulyabaniye çözümler ve reçeteler bulmaya mecbursun ya, mecbursun ötekinin hepsine birden iyi gelmeye. o filtreler sesini çıkarabileceğin bir noktaya ulaşmana seni ötekiden bene periferidekinden merkezdekine, muhaliften iktidardakine dönüştürmeden müsade etmiyor. ama artık geri dönülmez. yolun başındaki zenciliğinden, homoseksüelliğinden, tamamen sıyrılmış en belirgin öteki yönünü tamamen törpülemiş, polis balosunda ve şehit cenazesinde şarkı söyleyen homoseksüel askere alınmamış popçu misali ama daha elit filan…)
kontra üretirken, bir belgeselci ya da medya çalışanı, eğitimcisi ve insan olarak öteki adına, ötekinin yerine, ötekine ait, öteki için bir şeyler söylemeye hazırlanırken bu konuları bilmek ve unutmamak önemlidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)