bugün televizyonda gördüğümüzün neredeyse tamamı reklamdır. bir başka deyişle bir mal ya da hizmetin propagandası için üretilmiş görsel bir yapıdır.
spor programları, yarışma, politika, sağlık, şarkı türkü ve eğlence programları...
bunda neredeyse hiç bir tereddüt yok.
televizyon bu reklam odaklı süreci, üretim biçimini ve yapıtları, çok farklı gibi görünen formatları kullanarak örgütlerken, neredeyse genellikle adalet ya da hakkaniyet ilkesini ilgi alanı içine almadan yapar. ne geleneksel değerler ve yargılar (ki bunların bazıları her toplumda anlamlı ve yapıcıdır) ne de mesleki etik ve hukuk çok önemli değildir.
önemli olan ve temel iki kıstas vardır;
1.propagandası (reklamı) yapılan mal ya da hizmetin sahiplerinin kanala ödediği para.
2.propagandası yapılan mal ya da hizmetin ait olduğu şirketin o televizyon kanalının sahipleriyle olan ideolojik yakınlığı.
bugün televizyon dizileri, tartışma programları, haberler, müzik klipleri de reklamdır. bunlar için yalnızca reklamın farklı formatlardır diyebiliriz. sıradan izleyicinin zaplama gereksinimi duyduğu asıl reklam bölümü gün geçtikçe önemini yitirmektedir. muhtemelen en masum reklam programları bunlardır. çünkü hiç değilse tanımlanmıştır. (discovery ve national geographic kanallarında belgesel izlediğini zanneden ciddi eğitimli ve entellektüel birikimli insanların yaşadığı bir ülkede tüm programların reklam olduğunu anlatmak biraz vakit alacaktır.)
işte bütün bu nedenlerden dolayı reklam dünyasında veya televizyonda iki önemli arayış yoğunlaşmaktadır;
1.insanların sürekli daha az izlediği ve daha fazla sıkıldığı veya nefret ettiği reklamların yerine “sosyal reklamlar” denenmektedir.
2. iç içe geçmiş, başka başkaymış, farklı adlarla anılıyormuş izlenimi veren ama temelde hepsi reklam olan diğer programlardaki reklam dozu arttırılmaktadır. (advertorial, ekrandan satış, ürün yerleştirme vs)
bugün insanları bir eve ya da başka bir mekana toplayıp onları kendi rızalarıyla röntgenleyen (rızayla nasıl röntgenlenir diye sorulabilir, ancak izleyen kelimesi bu fiil için çok masum ve yetersiz) programlar, haber programları, kadın programları, magazin ya da ciddi tartışma programları, her türlü spor programı birer reklamdır. bu dünyanın her yerinde yapılıyor ve yadırganmıyor. ancak burada çok önemli bazı sorunlar yaşandığı da bir gerçek. benim bu yazıda üzerinde durduğum da, bu temel noktadan hareketle ulaşılan iki önemli sorun;
1.sürekli bir haksız rekabetin kalıcı kılınması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesi.
2.insanın özne olmaktan, nesne olmaya kaydırılması ve bunun yazgı gibi kabul edilmesidir.
gerçekten de bir ekonomi programına çıkan ve kendisine verilen süre boyunca (bu on dakika yada bir saat olabilir ve bu süreler genellikle ona tekrar tekrar ve başka kanallarda da verilecektir) başında olduğu süpermarketler zincirinin şube sayısındaki artışını, cirosunun artışını, yeni logosunu, borsada kazandığı değeri, anlatan genel müdürün, tek bir süpermarketi ya da bakkalı olan bir girişimci birey karşısında kazandığı haksız avantaj az bir şey midir? bundan daha az ciddi görünmekle beraber, yazın sahil yörelerini anlatan bir magazin programında kıyıları dolaşan bir sunucu ya da programcı hanımın kaş’ta, fethiye’de, marmaris’te tanıdığı pansiyon, gezi teknesi yada ya da rent a car şirketlerini ve sahiplerini ekrana getirmesi çok doğal ve hiç bir etik ve hukuksal sorun taşımayan bir durum mudur? öyle olmalı, öyle olmalı ki bunları kimse konuşmuyor.
benim kişisel olarak bütün bunları ticari bir haksızlıklar manzumesinin eleştirisi olarak çok önemsediğim söylenemez. ticaretle mecburiyetler dışında ilgilenmiyorum. ticari dünyanın hukuksal ve ahlaki düzenlenmesi de beni çok ilgilendirmiyor. herhalde o da medya kadar düzenlenmiştir (!) yazdığım bu yazıda esas olarak bunlarla ilgili değil. ancak bu sürecin dönüştürdüğü kavramlar ve bozulan iletişim biçimleriyle daha yakından ilgiliyim. bu süreç sonuç olarak insanı nesne haline getiriyor; televizyon ekranında giyilen ceketler, formaların üzerindeki yazılar, arka planda görülen logolar, çay içilen kupalar yani reklam, özne oldu, insan nesne. temel sorun budur. beni ve insanlık onurunu aşağıladığını düşündüğüm durum da budur ve durumu düzeltmek adına hiç bir şey yapmak mümkün değil.
ana akım medyanın ekrana çok sık çıkma ehliyeti verdiği ve aslında her konuda çok fazla konuşup hemen hiç bir şey söylememe konusunda olağanüstü yetenekleri olan erkek ya da erkekleşmiş kadın azınlık da zaten kendilerini bir ürün, bir marka veya buna benzer bir şey olarak tarif ettikleri için onların zaten nesneleştikleri (yanlış anlaşılmasın nesnelleştikleri demiyorum) baştan kabul edilmesi gereken bir şey ve kendilerini “marka” olarak sunmaktan bir şekilde gurur duyuyorlar.
bütün bunlarda da bir sorun yok gibi görünüyor. ama absürd bir karmaşa var; zaten kendini marka kabul eden ve kendinin, (kendi bir ürün) veya başka bir ürün ya da hizmetin reklamını yapmakta olan birinin sözü bir başka formattaki reklama geçileceği için çok kaba bir şekilde ya da kibarca cümlenin tam ortasında kesilebiliyor. çünkü önemli olan insan, adabı muaşeret kuralları ve kelam değil, malın ya da hizmetin reklamıdır. kelam ve kişi artık malı veya hizmeti sunan, sunuma yardımcı olandır. burada daha da trajik olan, bu ekranlara çıkma ehliyeti olan hanımlar ve beylerin süremiz daralıyor komutuyla, bağlayın komutuyla kalan sürede bilimsel olarak izahı hiç mümkün olmayan ve bu imkansızlığı mükemmelen bildikleri bir şeyi kelimeleri birbirine ekleyerek, telaş içinde anlatmaya çalışmalarıdır.
böylesine iç içe geçmiş anlatım formlarını barındıran televizyon, bizim türleri ayırt eden algı kodlarımızla oynar ve tüm programlar, örneğin belgesel ya da haber programı da reklamın içinde erir.
televizyon tamamen bir reklam sunum aracı olarak göründüğüne göre reklamların, insanın yerine özne olması önemli bir sorun gibi görünüyor. bu reklam sunan kutunun yönetimlerinin haksız rekabet konusunda takındığı önemsemez tutum “reklam” kavramının kendisini anlamakla ilişkilidir. haksız rekabet reklam verenin, reklamın ve reklamcının üzerinde durduğu bir şey değildir. özellikle gerçekleşen haksız rekbet lehlerine gerçekleşiyorsa ve reklam getiriyorsa, izlenilirlik getiriyorsa.
bugün türkiye’de ve dünyada bu kadar çok kanal var, bu çokluğun fikir çokluğu ve çeşitliliği ve bu fikir çeşitliliğinin serbest rekabet ve yeterli bir özgürlük ortamında sunumu anlamına gelmediği yeterince açıktır.
bugün medyada özgürlük ve fikir çeşitliliği olduğunu savunmak, medyayı yani reklamı (bugün kullanıldığı şekilde reklamı) savunmaktır, böyle bir ortamda fikir çeşitliliği ve özgürlükten söz etmek her tarafı binalarla kaplı bir evde yaşayan birine istediğin pencereden dışarı bakmakta özgürsün demek gibi bir şeydir. o insan denizi ve dağları, ufku ve platoyu göremeyecektir, kuşları ve atları da. seçimi birbirinden çirkin binalardan bazılarını görmek ve görmemek arasında olacaktır.
bugün medya ve onun konuşma ehliyeti verdiği kişiler bu söylediklerime şiddetle karşı çıkacaktır. kendilerinin varlık nedenleri olan alanı sonuna dek savunacaklardır. çünkü onlar bugün medyada ehliyetli olan azınlıktan biridirler. bu ehliyetleri iptal edilince fikirleri de değişecektir. çünkü onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları hiyerarşiyi tekrar yaratırlar ve bundan memnundurlar, onlar medyada ve medyayla sözümona karşı çıktıkları iktidar ilişkilerinin aynını yaratırlar ve bundan memnundunlar, çünkü bu kez ortada kendi iktidarları durmaktadır, ancak süreçte özneden nesneye dönüşmüşlerdir ki bunu anlamaları belki biraz zaman alacaktır. bugün medyada çok görünenlerin görünüş şekillerine ve oturuş şekillerine bakınız, kimin nasıl, nerede, kimden önce ve kimden sonra konuştuğuna bakınız.
medyada her türlü fikir özgürce seslendiriliyor mu?
bu soruya çok düşünerek cevap vermek gerekiyor.
11 Şubat 2010 Perşembe
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder