11 Aralık 2009 Cuma

YENİ ÇAĞIN BELGESELLERİ REKLAMLAR

ve bu belgesel formatın yarattığı etik sorunlar 1

televizyon kapatıldığında zararlı etkilerinden kurtulunan bir cihaz değildir.
televizyon izlemeyenin etkilerine maruz kalmadığı bir aygıt değildir; hiç televizyon izlemeyen biri ancak bedeninin ve ruhunun belli bir kısmını, belki bir süre için etkilenmekten, hastalanmaktan kurtarabilir. televizyon atom bombasına benzer bir etki yapar, radyasyon gibi etkiler yaşayan organizmayı. zararları zamana yayılarak sürer. çok yakınındakileri aynı atom bombası gibi daha şiddetli etkiler. çalışanlarını örneğin...
ancak yaşadığımız gerçek dünya sürekli televizyon izleyen ve iyice hastalanmış insanlardan oluşmaktadır ve bu absürd ortamdaki hastalık son derece bulaşıcıdır. bunun da ötesinde hastalanmış insanlar topluluğunun hastalık kaynaklı anormallikleri yaşamın her safhasında görülen ve karşılaşılan bir durumdur.

televizyon çok özetle anlatmak gerekirse yayında olduğu tüm süreçte yalnızca reklam yapan bir aygıttır. yayın saatlerinin tümünde ya bir mal ya da hizmetin tanıtımı, ya da o televizyon kanalının sahiplerine yakın olan politik görüşün, ideolojinin (ideoloji: taraflı bilgi) propogandasıyla ilgili yayın yapar. iki kelime çok önemlidir burada. bunlardan biri reklamdır; (ve veya propoganda) bu kelime televizyonun tümünü kapsar, diğer önemli kelime de buna bağlı olarak taraflı olma durumudur.
bu tamlama da çok doğal olarak bütün reklam ve propoganda faaliyetleri için geçerlidir.
(aslında gazete, dergi ve radyo gibi mecralar da pek çok anlamda televizyona çok yakın bir yapıdadır, neredeyse aynı...)
yaşantımızı şiddetle belirleyen ve ona müdahale eden bu aygıtın taraflı ve reklam özneli oluş hali göstermelik yasal çabalara, devletin ve sivil toplumun oluşturmaya çalıştığı kurumlar veya önleyici yasalarla azalmamakta aksine neredeyse geometrik bir çoğalmayla korkunç bir saldırganlıkla artmaktadır. bugün rtük ya da başka bir kurum veya herhangi bir mahkemenin ya da gerçekten sivil olma özelliği taşıdığı düşünülen bir stk veya bireylerin bu yasal olmayan ve haksız bir rekabeti körükleyen, destekleyen daha da ötesi haksız rekabetin merkezi, üretildiği yer olan televizyona karşı neredeyse hiç bir önlem alamayacağı ortadadır. durum gün geçtikçe daha kötüye gidecektir. biraz dikkat edilirse bazı şeyleri en azından göstermelik olarak kılıfına uydurmak için icad edilen yeni reklam adlarına ve formatlarına bir bakmak yeterli olacaktır. veya ölümünü internete satan ingiliz kadının durumuna.

ortadaki korkunç durum şudur ve bu korkunç durum sıradan bir yayın akışının herhangi bir kesitidir, bu kesit, biopsi, istenen hangi noktadan alınırsa alınsın sonuç farklı olmayacaktır; örneğin bir televizyon kanalı; bir süpermarketler zincirinin genel müdürünün bir saat süren ve “iş dünyası” gibi kamufle edici bir ad altında yayınlanan reklamından sonra bir reklam programına geçer, oradan haberlere geçilir ve burada da aralıksız reklam yapılır; bunlardan bazıları hemen göze çarpar; bir dükkanın ya da aquaparkın açılışıyla ilgili haberdir ilk göze çarpan. ancak haber programının tümü reklamdır tüm diğer programlar gibi. bunun ardından da bir basketbol maçının yayınına girmeden hemen önce bir iki advertorial vardır ve maçın her iki dakikasında bir o maçı yayınına destek olan şirketin anıldığı bir açılışla diğer reklamlar girer yayına; maç sürecinde formalarda ve saha içindeki reklamların sözünü bile etmeye gerek yok. bu böyle gider.

alınan bir tedbir yoktur aslında, ancak hiç bir tedbir alınması imkanı da yoktur ve bu durum gittikçe daha kötüye giderek sürecektir. artık günümüzde firmalar ve devlet avrupa’dan onbeş yıl sonra televizyonda sosyal konulara ilgi gösteriyor gibi yapmanın, toplumun ve çok sevilen bir söyleyişle sokaktaki adamın sorunlarına ilgi gösteriyor gibi yapmanın önemini kavradığı için sivil alan ve anlayış da gittikçe kirlenmektedir. sivil alan eskiden daha çok ticari alanın içinde kalan kirlilikten çok yoğun olarak etkilenmeye başlamıştır. (bu sokaktaki adam tanımı söyleyeni ondan, sokaktaki adamdan ayırması yönüyle çok beğeniliyor olsa gerek ki televizyonda görünebilme ayrıcalığı tanınanlar tarafından çok kullanılır; halbuki geviş getirir gibi en son onbeş sene önce bitirdikleri kitaptan yaptıkları alıntılarla inşa ettikleri hep aynı boş battal ve miyadı dolmuş söylemlerin mimarlarının bu kanı önderi büyük insanların çok büyük bir olasılıkla diş fırçalama ortalamaları ve fiş istemeden alışveriş yapma arzuları ve her şey dahil otelde ızgara masasına yaptıkları sefer sayısı sokaktaki adama yakın çıkacaktır)

insanın yaşadığı çevrenin her geçen gün bir kısmı daha hakim düzen tarafından mala dönüştürülmektedir. bugün hiç bir alan düşünemeyiz ki birini olmasın; fiziki, hukuki, siyasi, düşünsel bütün faaliyetlerin zemini kapitalizmin alıp sattığı şeylerden birine dönüşmüştür. yaşadığımız dünyada sokaktaki adamın ne kadar sesi çıkabiliyorsa, hakkı ne kadar korunabiliyorsa, sokaktaki adam ne kadar belirleyici olabiliyorsa ve en kısa söyleyişle adalet ne kadar sağlanabiliyorsa televizyonda da o kadar sağlanmaktadır. televizyon belki de gerçek yaşamdaki yüce kıyımı ve vahşeti gizlemek ve biraz bulandırmakla ilgili önemli bir işlev görmektedir. sınıflar yok oldu artık etnisite var diye bağırmaktadır, sınırlar yok oldu artık sınırsız bir dünya var diye bağırmaktadır. bu tümüyle uydurma postmodern zırvaları o kadar sık yinelemektedir ki insanlar buna inanmasa da melodisinin nakaratı akıllarda durmaktadır. çünkü o müziği ülkenin en sosyal demokrat bestecici bestelemekte, en komünist oyuncusu seslendirmekte ve en anarşist yönetmeni çekmektedir. kısacası kapitalizm dünyayı bir metaya çevirme sürecini hızlandırdıkça televizyondaki adaletsizlik, taraflı olma hali ve reklam sürecektir. sonuçta televizyon da bir maldır ve sahibi malını işine geldiği gibi kullanmayı sürdürecektir.
“kaybolan işçinin sınıf bilincidir, kötü koşulları aynen duruyor”
terry eagleton
yaşamdaki adaletsizliğe ne denli mani olunabiliyorsa televizyondaki yasal olmayan bütün süreçlere o kadar mani olunabilir. her yer birisinin malıdır ve herkes birisinin ücretli adamıdır. o nedenle süreçte ancak birisi ekranda bir diğerinin pantolonunun filan çıkarırsa - ki aynı ekranlara aynı anda binlerce insan zaten pantolonsuz, çıplak çıkmaktadır - ona bir ceza verilerek ortadaki traji komik duruma katkı sağlanacaktır.

reklamlar düşünsel çevreyi ve yapıyı çok çeşitli yöntemlerle ve farklı süreçler içinde tahrip eder. bu tahribatın olağanüstü tehlikeli olmasının iki önemli sebebinden birincisi ve daha önemsiz olanı; tahribatın çok geniş süreçlere yayılmış olduğu gerçeğidir ve bu nedenle hasar toplumda ve bireyde görünmeden yayılır ve mutlak bitiş ve parçalanmadan önce açığa çıkmaz. kanser gibi. metastaz nasıl yayılırsa öyle yayılır. bugün bu kansere yakalanmamış bir toplumsal yapıyı küba venezuella ya da amazonlarda günümüzün çağdaş uygar toplumlarından (!) çok farklı bir anlayış içinde yaşayan kabilelerde aramak gerekiyor ancak.

ikinci ve asıl neden bu tahribatla, reklamın korkunç nihilizmi ve ideolojisiyle ilgili her tür eleştirinin neredeyse tabu olması ve görünmeyen bir sözleşmeyle yasaklanmış olmasıdır. kapitalist toplumun yapısı bu gizli ortak suç için ve biçilmiş kaftandır. reklam verenler, reklam yapanlar ve reklam sunanlar aşağı yukarı aynı kişilerdir ve bu suç sürecine eklemlenmişlerdir. ülkenin siyasetinde belirleyici olmuş en gerici liderlere ve en korkulan işkencecilere kalemiyle karşı durmaktan korkmayan yazarlar var ülkemizde. ancak ne kadar cesur, ne kadar zeki, çağcıl ve sosyalist anlayışta olursa olsun cesareti ve yazılarının kuvvetiyle beğeni kazanmış bu yazarlar bile reklama dokunmuyorlar.
çünkü dokundukları zaman kendini ve yakın çeversini de eleştirmiş olacaktır ve bunu hiç birimiz istemeyiz. gazete yazarları aynı zamanda roman yazarlar ve senaryo yazarlar ve reklam metni de yazarlar, yönetmenler film çekerler ve reklam çekerler, oyuncular nazım hikmet okurlar ve deterjan reklam metni okurlar ve her şey birbirine karışır. sonuçta sanatla uğraşan elit sistemin başlıca yakıtı olan reklamdan beslendiğini çok ayrıntılı bir şekilde bilir. aslolan reklamdır ve diğerleri reklam varsa vardır. bu nedenle kutsaldır reklam ve üzerine hiç bir şey söylenemez. asıl tehlike de bu yüce korkudur.
ülkenin eğitimlileri reklam tarafından teslim alınmıştır ve ortada muharebe falan da yoktur. sessizce ve ciddi bir direniş görmeden reklam teslim almıştır bütün kanı önderlerini, bütün önemli sporcuları, bütün güzel kadınları, bütün iyi sesleri ve bütün yönetmenleri. bunların hepsi bir araya gelip toplamda “reklamı” oluştururlar. bu nedenle savaş olmamıştır, küçük bir çarpışma veya itiş kakış da olmamıştır. her şey reklama sessizce yenilmiştir, hayat, hakikat, hakkaniyet.

ethem özgüven